Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



Sep
1st
Wed
permalink

Bir Yansımasız’ın Günlüğünden

(PDF)

Geçen hafta başıma hiç beklemediğim bir şey geldi: öyle bir insan grubuyla karşılaştım ki, şu yaşıma kadar bildiğim ve inandığım neredeyse her şey bir anda yerle bir oluverdi. O zamandan bu yana öğrendiğim yeni şeyler sayesinde, bu tarz farklı bir günlük yazısı yazabiliyorum bu deftere; aslına bakarsanız zihnimde daha yeni yer etmeye başlayan tanımlar olmasa, başıma gelenleri, içinde bulunduğum durumu ve karmaşaları bu deftere nasıl yazabilirdim hiçbir fikrim yok. Ama artık öyle şeylerin farkındayım ki, bunları yazmazsam, gelecekte bir gün bu sayfaları okuyacakların olduğu umudunu içimde taşımazsam, sanırım ki delirebilirdim—daha doğrusu parçası olduğum toplum beni delirtebilirdi.

Parçası olduğum toplum… Sanırım her şeyi anlatmaya buradan başlamalıyım. Bizim bir adımız yok, ya da şöyle demeliyim belki de: bize ait olan çoğu şeyin adlandırılmasına gerek yok. Çünkü biz, bize ait olmayan topraklar ve bizden olmayan bir başka insan grubunun olmadığı gerçeğiyle yaşıyoruz. Dolayısı ile bizler yaşadığımız ülkeye “ülke”, kendimize ise “toplum” diyoruz. Bizler, hepimiz, alışıldık fiziksel insan farklılıklarının dışında birbirimizin aynısıyız; tüm ömürleri boyunca zihinleri sınırlandırılmış, ama bunun farkında olmayan ve bu kısıtlamalar içinde benzer yaşam çizgileri izleyen canlılarız biz.

Sanıyorum bizi biz yapan şey, bu topraklarda aynaların (ya da ayna işlevi görebilecek herhangi bir nesnenin) ve de dolayısı ile yansımaların olmaması. Bizim medeniyetimizde, yapımda kullanılan her cam, bir saç teli inceliğindedir ve bu yüzden üzerine gelen hiçbir ışığın kırılmasına imkan yoktur. Örneğin, burada bir vitrinin camına baktığımızda, vitrinin kendisinden başka bir şey göremeyiz. Bu kadar ince ve şeffaf olmalarına rağmen, camlarımız oldukça sağlamdırlar. Burada yaşayan herkesin camlar üstüne derin bir bilgisi vardır; her birimiz okul hayatımız boyunca camların her türlü özelliğini öğreniriz ve okul bitişinde pek çoğumuz cam fabrikalarında çalışır, zaten ince ve de dayanaklı olan camlarımızı, nasıl daha ince ve sağlam yapabileceğimiz üzerine kafa yorarız.

Bir kısmımız ise okul bitince boyalar üstüne çalışmaya başlar. Ülkemizde kullandığımız—içtiğimiz su, yıkandığımız göller ve yağan yağmur da dahil olmak üzere—her sıvı, aynen tüm eşyalarımız gibi, beyazdır. Bir su birikintisine baktığımızda, beyazlıktan başka bir şey göremez ve o beyazlığın bize çağrıştırdığı saflıktan başka bir şey canlandıramayız zihnimizde. Ve bu topraklar üstünde, beyaz olmayan her şey çirkin olarak algılanır insanlarımız tarafından. Doğa aşıkları değilizdir biz, ağaçlar parçalanıp beyaz ahşaptan yapılmış eşyalar haline gelene veya hayvan derileri beyaza boyanıp bir kıyafet olarak önümüze getirilene kadar anlamsızdırlar bizler için. Çoğumuz, beyaz boya üzerine fikir sahibi olmanın yanında, zaten yeterince beyaz olan eşyalarımızı daha beyaz ve kalıcı kılabilmek için çabalamayı kendine görev edinmiştir.

Okuduğumuz kitaplar, aslında bizden öncekilerin yazdığı günlüklerdir. Her birimiz, yaşadığımız hayatı—her ne kadar birbirinin tıpta tıp aynısı olsalar da—sayfalara dökeriz bıkmadan usanmadan. Çocuklarımız büyürlerken, büyük büyük dedelerinin, teyzelerinin günlüklerini okumaya başlarlar; yaşlandıklarında ise bizlerin, yani anne ve babalarınınkiler ile hayatlarına devam ederler. Okullarımızda bir konu üzerine üzerine uzmanlaşmış eski atalarımızın günlükleri okutulur. Günümüzün meslekleri üzerine bu şekilde bilgi sahibi oluruz. Ne yazık ki kurgu romanların, öykülerin ve de şiirlerin yeri yoktur kültürümüzde. Bunun en büyük sebebi, insanlarımızın gerçekte nasıllarsa öyle davranmalarıdır; bizim hayatımızda yalanlar bulunmaz. İnsanlarımızın her biri camlarımız kadar şeffaf, sularımız kadar saftır ve bunun sonucunda tüm hayatımız boyunca tuttuğumuz günlüklerimizin sayfaları—üzerinde yüzlerce kelime bulunsa da—koca bir boşluk kadar beyazdır.

İnsanlarımızın bu özellikleri nedeniyle, bu topraklarda arkadaş edinmek de oldukça kolaydır bizler için. Yeni tanıştığınız birisi bizi sevmiyorsa, bunu söylemekten kaçınmaz ve bunun karşısında da biz alınmayız; çünkü biz de hoşlanmadığımız şeyleri, yanımızda olmasını istemediğimiz insanları açıkça belirtme şansınsa sahibizdir. Arkadaşlıklarımız genellikle kısa sürelidir. Sabit fikirlerimizin yanında, günlük hayatta karşımıza ister istemez çıkan fikir ayrılıkları beraberinde dostluklarımızın bitişini getirir, ama bu bizler için asla büyük bir sorun değildir; eninde sonunda bu topraklar üzerinde, çeşitli konular üzerine anlaşabileceğiniz insanlar bulucağımızdan eminizdir hep. Arzularımız konusunda da yalanlara sığınmamamız, benzer şekilde cinsel ihtiyaçlarımızı karşılamak için kurduğumuz birlikteliklerin en az arkadaşlıklarımız kadar geçici olmasına sebep olur.

Bu geçiciliklerin ve kısa ilişkilerin tümü, ta ki ‘o’ kişiyi bulana kadardır aslında—daha doğrusu, bu toprakların insanları olarak tüm bu geçicilikleri, nihayetinde gerçek bir sürekliliğin arayışı olarak düşünürüz. Aynalarımız, dolayısı ile de yansımalarımız olmadığı için, bizler yalnız bireyler olduğumuz sürece kendimizi asla tam olarak tanıyamayız. Kendi yüzlerimizi bilmediğimizden, bir insana yaklaşırken, bu ilişkide kendimizin ağırlığını hesaba katmayız. Bizler, bir başka insanın hiçbir zaman bizden güzel veya çirkin olup olmadığını değerlendiremeyiz ve bu yüzden karşılıklı ilişkilerde aradığımız tek şey, karşımızdaki insanın düşünsel bağlamda bize ne kadar benzediğidir. Bazılarımız; kendilerine, toplumumuzdaki başka hiçbir kimsenin benzemediği kadar benzeyen o kişiyi bulduklarında aramalarını ve bunun beraberinde kısa süreli ilişkilerini sonlandırırlar. Bir cam kadar şeffaf olan bir insanın ruhunda kendi yansımamızı görmek, bizler için bu hayattaki en inanılmaz mucizedir ve bu mucizeye iki taraf da ortak olduğunda, bu eşsiz birliktelik kutsal bir evlilik ile ödüllendirilir. Bu topraklar üzerinde, işte bu denli kutsal bulduğumuz ve benzeri olmadığını düşündüğümüz o kişi için ‘ayna’ terimini kullanırız bizler ve tahmin edersiniz ki evliliklerimiz, karşı karşıya konulmuş iki aynanın yarattığı görüntü zinciri kadar sonsuz ve de uçsuz bucaksızdır.

Kısacası, mükemmel bir toplum içinde mükemmel sonsuzluğu arayan mükemmel bireyler yaşar bu mükemmel topraklar üzerinde. Kimse mutsuz değildir bu yalansız şeffaf toplulukta. Herkesin bir yaşama amacı, ileride erişeceğine söz verilmiş mükemmeliyet sözü vardır zihninde.

Kısa bir süre öncesine kadar, ben de bu mükemmeliyetin bir parçası olarak hayatımı sürdürüyordum herkes gibi mutlu bir şekilde. Bir zamanlar okuduğum okulda öğretmenliğimi yaparken, eskiden oturduğum sıralarda oturan ve beni can kulağıyla dinleyen öğrencilerime camlardan bahsediyordum tüm gün boyunca; onlara toplumumuzu ve ülkemizi anlatıyordum bıkmadan usanmadan. Eski günlük sayfalarından, ülkemiz içinde yaşayan toplumumuzun birliğini, mutluluğunu ve şefafflığını kanıtlayan yazılar okuyordum bazı derslerde. Onları, kendi arayışlarına hazırlarken, gözlerinin içindeki saf pırıltıdan mutlu oluyordum ben de. Okul saatleri dışında, geçici ilişkiler kuruyordum dışarıdaki insanlarla. Daha kendi aynamı bulamamış olsam da o zamanlar, adım adım mükemmeliyete yaklaştığımı görmek ve ‘o’ insanın toplumumuzun bir parçası olduğunu düşünmek, içimdeki yaşam ateşini yeterince alevlendiriyordu. Ve tabii ki, yaşadıklarımı—yani artık 32 yıla ulaşmış yaşam tecrübemi—ileride çocuklarıma okutmak için eksiksiz bir şekilde günlüğüme kaydediyordum.

Tam bir hafta öncesinde, hayatım işte böyle rutin ve de yolunda giderken, yeni bir geçici ilişki için daha önce karşılaşmadığım birisiyle yakınlaşmaya başladım. Onu ilk gördüğümde, her zaman yemeğimi yediğim kafeteryada yalnız oturuyordu. Etrafımdaki diğer insanlardan düşünceli görünmesi dikkatimi çekmişti ve o sırada aklından geçenleri merak ettiğimden onu, yemeğimizi beraber yemeye davet ettim. Yemek boyunca hayat üzerine konuştuk; camlardan, beyaz renkten ve de günlüklerden bahsettik birbirimize. Camlar konusunda benden oldukça fazla şey bildiğini fark ettim ve bu derin bilgisinden faydalanabilmek için elimden geleni yaptım. Üzerine çalıştığı yeni bir cam türünden bahsediyordu, bir tarafı beyaz olmayan fakat parlak bir renkte boyanmış ve diğer hiçbir şeye benzemeyen bir camdı bu bahsettiği. Bu camın güzelliğini anlatırken gözlerinin içi parlıyordu adeta. Ne demek istediğini elimden geldiğince anlamaya çalışsam da, arada kullandığı terimlerin pek çoğuna yabancı olduğumdan dolayı, bunda başarılı olamıyordum ve o bunu fark ettiğinde, neden bahsettiğini bana gösterebileceğini söyleyerek, beni aynı akşam kendi arkadaşlarıyla katılacağı bir toplantıya çağırdı.

Daha önce hiç bu kadar garip bir topluluk içinde bulunmadığımı söylemem gerek. İlk başlarda benim kuruntum olduğunu düşündüysem de, ilerleyen saatlerde bu insanların ülkemiz ve toplumumuz üzerine konuşmaktan dikkatle kaçındıklarını gördüm. Onlar daha çok geçmişte yaşadıkları anılardan veya bir tanıdıklarının başından geçenleri anlatmayı tercih ediyorlardı birbirlerine, ama anlattıkları şeyler öyle şaşırtıcıydı ki, resmen dinlerken ağzım açık kalıyordu. Ne şu ana karşılaştığım insanların başından böyle şeyler geçtiğini duymuştum, ne de şimdiye kadar okuduğum günlüklerde bu tarz sıradışı olaylardan bahsedildiğini okumuştum. Zaten söylenenlerin pek çoğunu da anlamadığımı itiraf etmem gerek sanırım. Kullandıkları kelimelerin çoğunu, bağlam içerisinde yerlerine oturtmakta güçlük çekiyordum; sanki şu yaşamımda öğrendiğim kelimelerin her birinin, benim bilmediğim birer ikinci anlamı vardı. Bu çift anlamlı olduğunu düşündüğüm kelimelerden özellikle ‘ayna’nın kullanımından çok rahatsızlık duymuştum. Açık bir şekilde aynadan bir eşya parçasıymış gibi bahsediyorlar ve ben böyle bir şeye nasıl cüret ettiklerine hayret ediyordum.

Hayretlerim ve şaşkınlığım, beni oraya getiren cam uzmanının beni kalabalığın arasından çekip çıkartmasıyla son buldu. Bana kafetaryada anlatmaya çalıştığı şeyi bizzat gösterebileceğini söylüyordu. Yeni bir teknikle yapılmış bir cam parçasını görmekten tabii ki mutluluk duyacağımı söyleyip, teklifini hiç düşünmeden kabul ettim. Sonrasında beni, bulunduğumuz evin içerisindeki bir odaya doğru yönlendirdi. Girdiğimiz odanın içerisinde, tam ortada duran ve üstü beyaz bir örtüyle kapatılmış bir eşya parçasından başka hiçbir şey yoktu. Bana göstermek istediği özel camın bu olup olmadığını anlamak için gözlerinin içine baktım ve o beni onaylar şekilde başını salladı. Örtüyü kaldırmak için iznini aldıktan sonra, örtüyü bir çırpıda bu cam parçasının üzerinden çekip aldım ve karşımda gördüğüm şey tam anlamıyla bir karmaşaydı: Yalanlar, kusurlar, tutunacak bir yanı kalmamış mükemmeliyet söylemi. Yeni bir dil, ikincil anlamlarla yüklü kelimeler, zihin karışıklıkları, baş ağrısı. Bembeyaz yüzüm, dağınık saçlarım, saçlarımın arasından yuvalarından fırlayacakmış gibi şaşkınlıkla bakan kahverengi gözlerim. Kısacası, ben. Bir aynanın karşısında gördüklerini anlamlandırmaya çalışan ben. Kutsallığı bir ruh parçası değil de, bir nesne sayesinde yaşayabileceği gerçeğini içine sindirmesi gereken ben. Kaybolmuş bir ben. Ve bütün bu düşünce selinin içinde, yeni anlamlar ararken kendinden geçen ben.

Gözlerimi tekrar açtığımda, yine her zamanki beyazlığın içinde olduğumu hatırlıyorum. Evimdeydim. Bu sefer karşımda kendimi görebileceğim bir ayna durmuyordu. Ama artık, bu doğruluk toplumu içinde yalanların bir parçası olarak yaşayacak olan kendimi gözlerimin önüne getirmek hiç de zor olmayacaktı. Bu düşünce yoğunluğunun altında boğulmamak için birkaç gün kadar okuldan izin rica ederek, evde tüm bu yaşadıklarımı tekrardan gözden geçirdim. Ve uzun bir değerlendirmenin ardından, aynaya bir daha göz atmak için cesaretimi toplayıp, o garip topluluğun buluştuğu evi ziyarete gittim. Kapıyı bana o açtı, yüzünde hoş bir gülümsemeyle. Aynaya tekrar bakmak istediğimi söyledim. Suratındaki gülüşü hiç bozmadan, beni içeri davet ettiğini anlatan bir şekilde hafifçe eğildi. Evin kapısından odaya nasıl gittiğimi ve örtüyü ikinci kez kaldırıp bir kenara atarken neler hissettiğimi hiç hatırlamasam da, aynanın içinde görünen kendimi çok net hatırlayabiliyorum: kendisini bir başkasında değil, kendi düşünceleri içinde arayacak olmanın rahatlığı gözlerinden okunan; sonsuzluğun değil, geçici arayışların hüküm süreceği gerçek bir hayatın parçası olan; ve artık kusurları, yani mükemmel olmayan şeyleri, insanlığın birer yansıması olarak görecek bir ben. Asıl ve de olması gereken bir ben…

İşte tüm farkındalıkların ertesinde, zihnimde taşıdığım bu gerçeklerin ağırlığından delirmemek için yazıyorum tüm bunları sizlere. Umarım bu satırları okuyup yalanlardan haberdar olabilen sınırlandırılmış zihinleriniz, biz insanlar olarak aramızdaki farklılıkları geçici yanlışlıklar olarak değil de, yeni düşüncelerin kaynağı olarak yorumlayabilecek olgunluğa erişebilir. Ve umarım ki, tamamen tersine dönmüş bir dünyanın içinde mükemmeliyetsizliği arayan ve önemseyen bir zihnin yakarışlarını temsil eden bu satırlar, bir gün mükemmeliyetin peşinde kaybolmuş tüm diğer ruh parçalarına ışık tutabilirler.

May
4th
Tue
permalink

Uçurum

Küçüğüm. İlkokul bilmem kaç. Rüyalarımı hatırladığım ve bazen de kontrol edebildiğim zamanlar.

Bir kütüphanenin önündeyim, bir duvarı boydan boya kaplayan kocaman bir kütüphane. Yan yana sıralanmış kitapların karşısına geçip, ağzımın suları akarak bu manzarayı izlemek en büyük zevklerimden. Yine bir gün izlerken kitapları onlara dokunmadan, üst raflardaki bir kitaba erişmek istiyorum. Ne ismi, ne yazarı aklımda kitabın. Sadece siyah kapağı işlenmiş zihnime. Bu yasaklı kütüphaneden o kitabı almak için inanılmaz bir istek doğuyor içimde. Ne yazık ki boyum o rafa erişebilecek kadar uzun değil. “Ne olacak ki,” diyorum kendi kendime. “Tırmanır alırım.” Sağ elimle uzanabildiğim en üst rafa uzanıp, sol ayağımı koyabileceğim en yüksek yere koyuyorum. Tamamdır. Bir adım daha yukarı ve kitap benim. Bu sefer sol elimle bir sonraki rafa tutunup, ayaklarımı bir yukarıdaki rafa sabitliyorum. Tam elimi kitaba atıyorum ki, kapıdan dedem görünüyor. “Aman!” diyor. “Düşeceksin, dur ben vereyim sana kitabı.” Dedem hemen yanı başımdaki kitaba uzanıyor tüm sevecen gülümsemesiyle, ama benim heyecandan terlemiş ellerimden bir tanesi kayıveriyor o anda tutunduğum raftan. Bir anlık tedirginlik ve sarsılma ile düşüyorum, o anda bana iki raflık değil de derin bir uçurummuş gibi gelen o yükseklikten.

Sonra uyanıyorum tabii rüyamdan. Yataktan kaç santimetre yukarı zıpladığımdan haberim bile yok. Garip. Aradan 15 sene geçmiş, ama ben hala rüyasız uykularıma dalarken, irkilmelere ve yatakta tepinmelere devam ediyorum istemsiz.

Yine bu tarz uyanmaların bir tanesinde, kendimi karanlık yatak odamın tavanına değil de, yüzüstü yattığım gri çöl yüzeyinin kumlarına bakarken buluyorum. Kafamı hafifçe kaldırıp tam olarak nasıl bir yerde olduğumu anlamaya çalışıyorum acıyan bedenime aldırmadan. Her taraf bu garip gri kumla kaplı. Ufuklara kadar ne bir ağaç, ne bir tepe. Sadece öbek öbek duran insanlar. Gökyüzü, kumlardan daha gri renkli olan yağmur bulutları ile kaplı. Hava bunaltıcı derecede sıcak, nefes alırken boğazımın kuruluğu rahatsız ediyor beni. Ayağa kalkmaya karar veriyorum, ellerimi bu ince kumun üzerine koyarak. Bedenim hatırladığımdan daha hantal ve ağır. Sonradan fark ediyorum sırtımdaki fazladan yükü: kocaman ve içi kitap dolu bir çanta. Şimdiye kadar okuduğum kitapların hepsi sırtımda. Bu anlamsız yükten kurtulmak için çantayı bir kenara bırakıyorum, fakat bir garip hissediyorum kendimi. Dengemi kurmam imkansız, yere kapaklanıyorum. Düştüğüm yerdeki ince kum bulutu, ağzıma ve burnuma dolup feci şekilde öksürtüyor beni. Yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorum, ama imkansız. Çantaya ihtiyacım mı var yoksa? Yattığım yerden çantaya uzanıyorum ve yeniden sırtıma geçiriyorum onu. Evet, çanta… Onsuz olmuyor. Sırtımdakiler olmadan ayağa kalkamıyorum, belli ki ayağa kalkmayı onlarla öğrenmişim.

Bu sıcak havada, sırtımdaki yüklerle insan öbeklerinin bir tanesinin yanına gidiyorum yalnızlığımı bozmak için. Kalabalıklar, ama boş boş bakıyorlar birbirlerine ve öylece duruyorlar yerlerinde. “Merhaba,” demeye çalışıyorum, ama aralanan dudaklarımdan sözcükler çıkmıyor. Boğazımdaki gıcığı temizlemek için öksürüyorum ve yeniden bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Yine olmuyor. Etrafımdakiler sanki uzaydan gelmişim gibi bu çabalarımı hayret dolu yüzleriyle izliyorlar. Anlam veremiyorum. Öylece kalıyorum.

Durumun garipliğine şaşırırken kendi kendime, sanki birisi çağırmış gibi tek bir yöne hep beraberce yürümeye başlıyor insan toplulukları. Arkalarından biraz baktıktan sonra onları takip etmeye karar veriyorum. Herkes bir noktaya giderken, insanlar birbirine karışıyor, tek bir topluluk haline geliyorlar. Onlar yürüyorlar, ben takip ediyorum. Yürüyoruz bana saatler kadar uzun gelen bir süre boyunca. Bulutların arkasındaki güneş konum değiştirmediğinden, kesin bir yargıya varamıyorum geçen zaman konusunda. Ve bir anda herkes duruyor. Neden durduklarını anlamak için, önlere doğru ilerliyorum ve görüyorum ki hemen önümüzde kocaman bir uçurum var. Kimse hareket etmiyor, sadece uçurumun kenarında duruyorlar. Sanki sesler geliyor uçurumun dibinden. Konuşan insanlar, yankılar. Biriyle konuşmanın özleminde seslerin nereden geldiğini görmek için eğiliyorum, gözümün önünde geniş ve dipsiz bir kuyu gibi uzanan uçuruma. Bir şey göremiyorum, ama ben eğildikçe sesler yoğunlaşıyor. Bakıyorum diğer insanlar da duyuyor mu sesleri diye, ama herkes bir anıt kadar ifadesiz. Biraz daha eğiliyorum, sonra biraz daha. Düşme korkum yok, seslere ulaşma isteğim daha ağır basıyor ve düşüyorum uçurumdan aşağı.

Düştükçe karanlık çöküyor üstüme. Yankılanan sesler, kulaklarımı acıtıyor. Sırtımdaki kitaplar birer birer çantadan kurtuluyorlar ve kapakları açık bir şekilde benimle beraber düşmeye, düşmeye direnmek için kanatlarını germeye başlıyorlar. Onların da benim kadar çaresiz olduklarını görüyorum. Her birinin sayfalarından cümleler, kelimeler dökülmeye başlıyor. Kelimeler döküldükçe kitaplar hafifliyor, daha bir yavaş düşmeye başlıyorlar. Ben ise korkudan cümlelere tutunmaya çalışıyorum çaresiz. Onlarla beraber daha hızlı düşüyoruz, artık düşeceğim yer belirginleşiyor altımda: kelimelerle dolu bir düzlük. Tutunduğum cümleyle beraber sertçe çarpıyoruz kelimelere. Daha önce kelimelerin bu kadar canımı yakabileceğini hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Altımda kelimeler, üstlerinde ben, üstümüzde bir yığın daha kelime—okuduklarımdan bana kalan kelimeler.

Bu düşüşün beni öldürmediğine şaşırıyorum. Ağrılarım yavaş yavaş diniyor, ama bunca kelime arasında hareket etmek zor. Onları teker teker üstümden atmaktan başka çarem yok. Tekrar gün ışığına ulaşmak için onların arasından kurtulup yüzeye çıkmalıyım. Çabalıyorum, gücüm tükenene kadar uğraşıyorum. Bazılarından kurtulmak oldukça zor oluyor. Acemiliğim ve çaresizliğim içimi sıkıyor. Bu zamansız diyarda, başlama ve bitiş saatleri belirsiz işler yürütmek boş geliyor. Dinleniyorum, ama uyuyamıyorum. Sonra tekrardan çabalamaya başlıyorum.

Ve sonunda varıyorum yüzeye, bu kelimeler diyarının üstüne çıkıyorum. Yükten kurtulup hafiflemiş bedenim hala yürümeyi beceremiyor; sürünüyorum adeta, nereye gittiğimi bilmeden yine. Sesler daha canlı, dört bir yanımda konuşmalar. Yankılardan, seslenenlerin ne kadar yakınımda olduğunu kestiremiyorum. Ama bir ses öbeği çok yakın geliyor bana, çok da tanıdık. Adımla sesleniyor birisi bana, yakından. Tam arkamı dönecekken, yan taraftan bir el uzanıyor bana doğru. Bir yardım eli. Zorla o yöne çeviriyorum başımı ve onu görüyorum. Gülümsüyor bana, gözlerinin içi aydınlık. “Elimi tut,” diyor. Söylediğini yapıyorum ve dengesiz bir şekilde ayağa kalkabiliyorum. İçten bir teşekkür etmek istiyorum, ama sesim çıkmıyor. Utanıyorum. “Üzülme,” diyor. “Daha çok zamanımız var beraber yukarı tırmanana kadar. Şimdi tutun bana da yürümeye başlayalım, yolumuz uzun.” Yürümeye başlamadan önce, hafifçe kolunu sıkıp durduruyorum onu. Ağırlığımı onunla paylaşarak altımdaki kelimelere eğiliyorum ve bir nokta çekip alıyorum bu havuzdan. Yeniden dikeldiğimde gözlerimin içine bakıyor anlamlı. Huzur doluyorum. Bu sefer gözleri konuşuyor benimle: “Anlıyorum. Çok iyi anlıyorum seni, bundan önceki yaşamını sona erdirmek istediğini.”

Feb
16th
Tue
permalink

Seçebilmek ve Esaret

Saat 02:12’yi gösterirken, rutubetli ve karanlık bir mutfakta tepeden sarkan poker lambasının yalnızlığını sadece iki kişi bozuyordu. Çökmüş göz altları, kambur oturuşu, paçavradan giysileri ve dağınık yağlı saçlarıyla oldukça perişan görünen ilk adama bakan birisi onun hemen oracıkta düşüp bayılacağını sanabilirdi; zavallının tekiydi bu adam. Onun karşısında, tahta masanın diğer ucundaki sandalyede ise bu adamın neredeyse zıttı olarak görülebilecek kırmızı kıyafetli iri bir adam, tüm heybeti ve korkutuculuğuyla, sessizce zavallının dediklerini dinliyordu:

“Biliyor musun, anlıyor musun ne demek istediğimi? Bulmuştum onu, tüm hayatım boyunca aradığımı. Kısa bir süre içindi bu, ama her şeye bedeldi. Gözlerinin içine bakabildim onun, tüm dikkatimle dinledim dediklerini. Beraber olduğumuz her dakikada yılların özlemini çıkardım. İlk defa hüzünle değil, mutlulukla saydım bir insanla geçirdiğim her saniyeyi. Kısa zamanda her şeyi sunduk birbirimize, tüm perdeleri kaldırdık ve çırılçıplak buluverdik kendimizi birbirimizin önünde. Sonsuz özlemle birbirilerine kavuşan vücutlarımız bir bütünlüğü ilk andan mükemmelleştirmişti bile. Zaman yavaşlamıştı; ikimize ve geç kalmış birlikteliğimize anlam katan müzik ağırdan çalıyordu fonda. Bu dünyayı aşmanın hazzını ilk kez onunla yaşadım. Onunla beraberken sarmaş dolaş olan, vücutlarımız değildi kesinlikle. Biz aciz bedenlerimizle birbirimize sarılırken gerçekte olan şey ise tutkudan yanan ruhlarımızın birbirine olabildiğince sarılıp, göğe ve belki Tanrı denen o kavrama sarmal biçimindeki bir ok gibi tırmanmasıydı.”

Sonra sustu zavallı adam. Karşısındakinden bir iki söz işitmek ister gibiydi, ama bunun anlamsız bir beklenti olduğunu, cevapsız ve gergin geçen birkaç dakikanın hemen arkasından anlamıştı. Umursamadı, aksine derin bir nefes alıp devam etti:

“Ve ben ne yaptım biliyor musun? O güzel alemden, cennet benzeri gökten aşağı bakarken buldum kendimi. ‘Daha fazla tırmanabilmem için aşağıda bıraktığım ruh kırıntılarını toplamam gerekli,’ diyerek reddettim onu. Evet, bunlar çıkıverdi ağzımdan ve tüm büyü bir anda ortadan kayboluverdi. Kendimi, bencilliğimin ve öngörüsüzlüğümün getirdiği bir noktada, yani şu iğrenç masanın üstünde dolu bir şişe şarabı hayal ederken, yalnız bir şekilde buluverdim. İşte buradayım; sen de burdasın, dilediklerim ve sana sunduklarım için.”

“Evet,” diye onayladı karşısındaki kırmızılar giyen adam. Sıkıldığı her halinden belliydi. “Eğer bittiyse anlatacakların, işte istediğin bir şişe dolusu kırmızı şarap. Verdiğin karardan eminsen, alacağımı bir an önce alıp gideceğim buradan.”

“Aslında,” diye mırıldandı zavallı olan. “Şey… Yani evet, eminim kararımdan.”

“Peki o zaman, kısa zamanda tekrar görüşmek üzere,” dedi kırmızılar giyen adam ve hemen sonrasında zavallıyı, masanın üstündeki dolu şişeyle baş başa bırakarak masadan kalktı. Arkasına bakmadan oradan uzaklaşırken, içinden düşünüyordu kırmızılar giyen: “İnsanoğlu ne kadar iğrenç ve aptal. Ne yaptığının yanında, yaptıklarının sonuçlarının da hiç farkında değil. Garip… Milyonlarca insanla aynı şeyleri yaşamama rağmen, ruhlarını bu kadar kolay teslim etmelerine hala alışamadım. Ah, ya o değersiz aşk betimlerine ne demeli? Hep dayanılmaz şeyler zırvalıyorlar ve söylediklerinin hepsi palavra. Zavallıların kendilerini avutup durmaktan başka yaptıkları bir şey yok.”

Kendi kendine düşündüklerinin aksine, içinde kendisini bile zaman zaman aciz bırakan koca bir pişmanlık vardı ezelden: Tanrı’yla sevişmelerinin sonuncusunda, sadece ateşi elde etmek için birliktelikten vazgeçmesi, sonrasında ise bu kararından dolayı çektiği sürgün hayatıydı bu huzursuzluğunun sebebi. Fakat onun için bitmemişti her şey, en azından bitmemiş olduğuna inandırmaya çalışyordu kendi kendini, kırmızılar giyen adam. Ne de olsa insanların, istekleri doğrultusunda vazgeçtikleri ve onun sahibi olduğu her ruh, onun için yeni bir şanstı; her ele geçiriş, onu o eşşsiz birlikteliğe yavaş yavaş yaklaştırıyordu. Aslında ruhlara sahip olduktan sonra hissettiği kibirli tatminkanlığının yanılgısıyla, sonsuzluğa doğru yol aldığını sanıyordu kırmızılar giyen. Gerçekte kaybolmuşluğunu inkar eden zihninin kör ettiği gözlerinin esiriydi ve asla zamanla özgürleşen bir asi olamayacaktı.

Tüm bunlar dönüp dururken kafasında, gülümsemeye benzer sinsi bir ifade ile terk etti orayı kırmızılar giyen adam. Arkasında bıraktığı insan kırıntısı ise, o sırada ruhsuz ve boş gözlerle kan kırmızısı şarabını yudumlamaya devam ediyordu. Hayatında hiç bu kadar tatsız bir şarap içmediğini düşündü, sonra düşünmekten de alıkoydu kendini zavallılığın dibine vurmuş olan.

Dipnot: Bu öyküyü yaklaşık bir buçuk sene önce, Ekşi Öyküler 2 için yazmıştım; ama o proje askıya alınınca ben de artık burada yayınlamaya karar verdim. Bir de başlık bulamamıştım buna bir türlü, şimdiki Pınar’ın önerisi ile oldu.

Feb
2nd
Tue
permalink

Yol

Dokuz gündür içerideyim. Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Açılmıyorlar. Kulaklarım duyuyor, ama sesler çok uzakta. Dokunabildiğim cisimler anlamsız, rahatsız edici bir şekilde etrafımı çevreliyorlar. Nefes aldığımı hissedemiyorum; damarlarımda gezen oksijen bir başkasına ait sanki. Karnım aç değil; bundan sonra hiç yemesem de sorun olmazmış gibi.

Bu durumdan bir an önce kurtulmam gerekli. Bunun için de harekete geçmeliyim, yoksa sonsuza kadar burada tıkılı kalacağım. Çaresiz bir durumda mıyım? Bilmiyorum. Çırpınmaya başlıyorum, çünkü elimden yalnızca bu geliyor. Her hareketimde, tüm kaslarım inanılmaz acı veriyorlar bana. Bilinçli bir şekilde acı çekmeye dayanamayacağımı anlayıp durmak istiyorum. Olmuyor, duramıyorum. Sanki olaylar benden bağımsız gerçekleşmeye başlamış gibi. Zincirleme tepkimeler. Ben başlattım, keşke hiç sızlanmasaydım.

Kapının altından sızan bir ışık hüzmesi dikkatimi çekiyor. Demek ki artık görebiliyorum. Işığın parlaklığı gittikçe artıyor. Meraklanıyorum. Çırpınmaya bir son vermeye çalışıyorum. Bu sefer başarıyorum. Yattığım yerden kalkıp, kapının arkasındakileri görmek istiyorum. Evet, bunu çok istiyorum. Ayaklarımı yokluyorum, hissediyorum onları; kullanabiliyorum. Ya kollarım? Onlar da aynı. Sendeleyerek ayağa kalkıyorum, hafif başım dönüyor. Kapının kolunu indirip etrafa göz atıyorum. Gözlerimi kamaştıran ışığın kaynağı koridorun diğer ucunda. Yürüyorum oraya kadar. Bir kapı daha. Açıyorum onu da. Annem orada. Televizyon karşısında uyuyakalmış. Uyandırmamak için kapıyı yavaşça çekip çıkıyorum. Koridorda gerisin geri yürürken, bu sefer odamı es geçiyorum. Evin girişine varıyorum, aynanın önünde arabanın anahtarları. Bir dakika düşünmeden anahtarları kapıyorum ve kendimi garajda buluyorum, arabayı çalıştırırken. Nereye gideceğimi bilmeden sürmeye başlıyorum arabayı. Ne kadar yol aldığımın farkında olabilmek için sıfırladığım kilometre sayacı 0’larla selamlıyor beni direksiyon arkasından, bense sadece gaza basıyorum. Neşelenmek için açtığım radyoda rastgele bir kanala geçiyorum: 42.0 MHz.

0000006‘yı gösteriyor sayaç. Radyoda Noyan & Noyan‘dan Yıldızların Altında çalıyor. Nerede olduğumu anlayabilmek için etrafıma göz atıyorum. Evler, binalar, insanlar… Hala şehirdeyim, ama evimden gittikçe uzaklaşıyorum. Her şey hala bir hayal gibi, koskocaman bir otomasyonun içinde küçücük ben. Elimden gelen bir şey yok, düşünmeye ise hiç gerek yok. Sadece geçmişe ait birkaç fotoğraf karesi var aklımda: yeni yollar, daha önce hiç görmediğim insanlar, az da olsa tanışıklık duygusu.

0000011‘i gösteriyor sayaç. Radyoda ABBA‘dan Mamma Mia çalıyor. Yollar gittikçe genişliyor, yollar genişledikçe ben daha çok gaza basıyorum. Hız ibresi tırmanıyor, fakat ben daha da hızlı ilerlemek istiyorum; çabucak uzaklaşmak, batan güneşin yönünde seyretmek. Gittiğim yollar beni nereye çıkaracak hala bilmiyorum, fakat yol çizgilerine sağdık kaldığım sürece bir yerlere varacağımı biliyorum. Gözlerimi bir an olsun çizgilerden ayırmıyorum, bu oyunu kurallarına uygun oynuyorum. Zaten bu boş yolda yapabileceğim başka bir şey yok.

0000015‘i gösteriyor sayaç. Radyoda No Doubt‘tan Don’t Speak çalıyor. Direksiyonu tutan çirkin ellerim, pedallara basan koca ayaklarım, emniyet kemerinin güvene aldığı şişman bedenim ve dikiz aynasından görünen asık suratım takılıyor aklıma. Yol kenarındaki benzinciye yanaşıp marketinden bir şişe bira alıyorum. İnanıyorum ki, tüm sıkıntılar silinip gidecek. Arabaya binip kapıyı çekiyorum ve biradan bir yudum alıyorum. Bu sefer emniyet kemerine ihtiyaç duymadığıma karar verip, yoluma devam ediyorum. Yollar biraz daralıyor gibi; sanırım şehirden uzaklaşıyorum. Bilmediğim bu yollarda daha yavaş gitmeye karar veriyorum.

0000017‘i gösteriyor sayaç. Radyoda Pentagram‘dan Bir çalıyor. Bu yollarda iyi bir sürücü olduğum sürece, güzel bir yerlere varacağımı düşlüyorum. Babamın beni önceden uyardığı tehlikelere karşı dikkatli olmaya çalışıyorum. Fakat şehrin dışına doğru gittikçe, bu yolların bana anlatıldığından farklı olduğu dikkatimi çekiyor. Umursamamaya çalışıyorum; sorgulamamaya da. Bana anlatılan masallara inanmayı tercih ediyorum: tüm o güzel yollar, misafirperver köyler, tertemiz nehirler… Yan koltukta sabitlediğim birayı içmeyi bir süreliğine erteliyorum. Hızımı daha da düşürüyorum. Gökyüzündeki renk değişimi, gün batımının gelişini haber veriyor.

0000019‘u gösteriyor sayaç. Radyoda System of a Down‘dan Question! çalıyor. Yolun nereye gittiğini düşünmeye başlıyorum. Altımdaki arabayla bu yolların dışına çıkamayacağımı, dolayısı ile yolların beni götürdüğü yere gitmek zorunda olduğumu düşünüyorum. Bu zorundalık düşüncesi keyfimi kaçırıyor, özgürlük kavramını sorgulatıyor bana. Karşı şeritten gelen arabaları değerlendiriyorum; onları takip etsem, benim terk ettiğim şehre gittiklerini görebileceğimi düşünüyorum. Yolun, onları zorla benim şehrime götürdüğünü fark ediyorum. Peki ben nereye gidiyorum? Gittiğim yere varmadıkça bilemeyeceğim. Başka bir yol izleme şansım var mı? Hayır. Nereye gideceğime benim yerime yolun karar verdiği hissine kapılıyorum. O zaman iyi bir sürücü olmaya gerek var mı? Hayır, her şekilde yolun beni götürdüğü yere varacağım. Canım sıkılıyor hafiften, gideceğim yere daha geç varmak için iyice yavaşlıyorum, zaten yollar da gittikçe kötüleşiyor.

0000021‘i gösteriyor sayaç. Radyoda the Cure‘dan Killing an Arab çalıyor. Yola ansızın atlayan kara kediyi görüp, ansızın frene asılıyorum. Şanslıyım. Lastiklerin çıkardığı iğrenç ses ve koku eşliğinde, kediye çarpmadan durabiliyorum. Kedi de bu yolun parçası mı? Hayır. Kediye çarpmamak için direksiyonu kırsam ve şaranpole yuvarlansam, bundan yol mu sorumlu olurdu? Hayır. Üzerinde gittiğim yolun her şey olmadığı kanısına varıyorum. Kediyi düşünüyorum, belirsizliği kabulleniyorum. Yolun neden bu kadar kötü olduğunu sorguluyorum, iyileştirmek için çözümler arıyorum. Birlik ve önceden belirlenmişlik kayboluveriyor bir anda. Artık bu yolun, beni nereye çıkaracağından emin olmadığımı fark ediyorum. Yine de ilerisini merak ediyorum, bu yüzden ilerlemeye devam ediyorum. Asfalt yollar, yerini itinasız bir şekilde dökülmüş çakıl taşlarına bırakıyor. Güneş kayboluyor ufukta sinsice. Bu güzel manzara karşısında, bira şişesini kafama dikiyorum. Sonra, yol kenarındaki tabelaya takılıyor gözüm. Üzerinde “Beniadem” yazıyor. Yazının üzeri kırmızı renkte çizilmiş.

0000023‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda Gary Jules‘dan Mad World çalıyor. Artık çizgilerle belirlenmiş bir yol yok önümde. Yol denilen şeyi ben tanımlıyorum, zihnimde var oluyor; çünkü ben oradayım. Taşlar, çalılar ve toprak. Sınırlar çiziyorum kafamda, arabanın tekerleğinin bir sonraki dönüşte nerede olacağına ben karar veriyorum. Direksiyonu istersem sağa, istersem sola kırabileceğimi görüyorum ve kendi yorumlarım çerçevesinde bunların arasında bir fark olmadığını görüyorum. Her şekilde, kendimi önümdeki karmaşanın içinde buluyorum: uzun farları açar açmaz, gri bir kar fırtınasının yaklaştığını görüyorum uzaklarda. Etraf zifiri karanlık. Fırtına düşüncesi tüylerimi ürpertiyor, korkuyorum. Arabayı durduruyorum ve torpido gözündeki sigara paketinden bir dal sigara çıkarıyorum. Kapıyı açıp keskin soğuğa çıkıyorum. Elimde bir sigara ve çakmak. Arabanın ön kaportasının üzerine yatıyorum ve yaklaşan fırtınaya karşı sigaramı yakıyorum.

0000024‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda I Monster‘dan Heaven çalıyor. Daha fazla ileri gidemeyeceğime karar verdiğimden, geri dönüş yolundayım. Bu sefer yolu çok iyi biliyorum, o yüzden son sürat gitmeye çabalıyorum önceden uzaklaşmaya çalıştığım şehre doğru. Bir başka tabela dikkatimi çekiyor bu defa. Üzerinde “Beniadem” yazıyor, “Rakım: 0” ve “Nüfus: 0”. Asfalt yollara, şehre ve insanların arasına dönerken düşünmeye bol bol zamanım oluyor. Düşünebildiğim için mutlu oluyorum.

Arabayı garaja park edip eve çıkıyorum. Anahtarları eski yerine bırakıyorum. Koridorun sonundaki ışık hala parlak. Bu sefer rahatça gidebiliyorum oraya; ne kaslarım ağrıyor, ne başım dönüyor. Kapıyı açıyorum, televizyon karşısında uyumaya devam eden annemi görüyorum. Yanına gidip, “Anne,” diyerek uyandırmaya çalışıyorum onu. “Gri bir kar fırtınası geliyor. Korkuyorum.” Hafifçe gözlerini açıyor annem. Uyku mahmuru, saçlarımı okşayıp uykuya dalıyor. Ben de yanına kıvrılıp yatıyorum. Güvende hissediyorum kendimi. Televizyonda ise Mavi Sakal‘dan İki Yol‘un klibi oynuyor.

Yol / Singularity