Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



May
4th
Tue
permalink

Uçurum

Küçüğüm. İlkokul bilmem kaç. Rüyalarımı hatırladığım ve bazen de kontrol edebildiğim zamanlar.

Bir kütüphanenin önündeyim, bir duvarı boydan boya kaplayan kocaman bir kütüphane. Yan yana sıralanmış kitapların karşısına geçip, ağzımın suları akarak bu manzarayı izlemek en büyük zevklerimden. Yine bir gün izlerken kitapları onlara dokunmadan, üst raflardaki bir kitaba erişmek istiyorum. Ne ismi, ne yazarı aklımda kitabın. Sadece siyah kapağı işlenmiş zihnime. Bu yasaklı kütüphaneden o kitabı almak için inanılmaz bir istek doğuyor içimde. Ne yazık ki boyum o rafa erişebilecek kadar uzun değil. “Ne olacak ki,” diyorum kendi kendime. “Tırmanır alırım.” Sağ elimle uzanabildiğim en üst rafa uzanıp, sol ayağımı koyabileceğim en yüksek yere koyuyorum. Tamamdır. Bir adım daha yukarı ve kitap benim. Bu sefer sol elimle bir sonraki rafa tutunup, ayaklarımı bir yukarıdaki rafa sabitliyorum. Tam elimi kitaba atıyorum ki, kapıdan dedem görünüyor. “Aman!” diyor. “Düşeceksin, dur ben vereyim sana kitabı.” Dedem hemen yanı başımdaki kitaba uzanıyor tüm sevecen gülümsemesiyle, ama benim heyecandan terlemiş ellerimden bir tanesi kayıveriyor o anda tutunduğum raftan. Bir anlık tedirginlik ve sarsılma ile düşüyorum, o anda bana iki raflık değil de derin bir uçurummuş gibi gelen o yükseklikten.

Sonra uyanıyorum tabii rüyamdan. Yataktan kaç santimetre yukarı zıpladığımdan haberim bile yok. Garip. Aradan 15 sene geçmiş, ama ben hala rüyasız uykularıma dalarken, irkilmelere ve yatakta tepinmelere devam ediyorum istemsiz.

Yine bu tarz uyanmaların bir tanesinde, kendimi karanlık yatak odamın tavanına değil de, yüzüstü yattığım gri çöl yüzeyinin kumlarına bakarken buluyorum. Kafamı hafifçe kaldırıp tam olarak nasıl bir yerde olduğumu anlamaya çalışıyorum acıyan bedenime aldırmadan. Her taraf bu garip gri kumla kaplı. Ufuklara kadar ne bir ağaç, ne bir tepe. Sadece öbek öbek duran insanlar. Gökyüzü, kumlardan daha gri renkli olan yağmur bulutları ile kaplı. Hava bunaltıcı derecede sıcak, nefes alırken boğazımın kuruluğu rahatsız ediyor beni. Ayağa kalkmaya karar veriyorum, ellerimi bu ince kumun üzerine koyarak. Bedenim hatırladığımdan daha hantal ve ağır. Sonradan fark ediyorum sırtımdaki fazladan yükü: kocaman ve içi kitap dolu bir çanta. Şimdiye kadar okuduğum kitapların hepsi sırtımda. Bu anlamsız yükten kurtulmak için çantayı bir kenara bırakıyorum, fakat bir garip hissediyorum kendimi. Dengemi kurmam imkansız, yere kapaklanıyorum. Düştüğüm yerdeki ince kum bulutu, ağzıma ve burnuma dolup feci şekilde öksürtüyor beni. Yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorum, ama imkansız. Çantaya ihtiyacım mı var yoksa? Yattığım yerden çantaya uzanıyorum ve yeniden sırtıma geçiriyorum onu. Evet, çanta… Onsuz olmuyor. Sırtımdakiler olmadan ayağa kalkamıyorum, belli ki ayağa kalkmayı onlarla öğrenmişim.

Bu sıcak havada, sırtımdaki yüklerle insan öbeklerinin bir tanesinin yanına gidiyorum yalnızlığımı bozmak için. Kalabalıklar, ama boş boş bakıyorlar birbirlerine ve öylece duruyorlar yerlerinde. “Merhaba,” demeye çalışıyorum, ama aralanan dudaklarımdan sözcükler çıkmıyor. Boğazımdaki gıcığı temizlemek için öksürüyorum ve yeniden bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Yine olmuyor. Etrafımdakiler sanki uzaydan gelmişim gibi bu çabalarımı hayret dolu yüzleriyle izliyorlar. Anlam veremiyorum. Öylece kalıyorum.

Durumun garipliğine şaşırırken kendi kendime, sanki birisi çağırmış gibi tek bir yöne hep beraberce yürümeye başlıyor insan toplulukları. Arkalarından biraz baktıktan sonra onları takip etmeye karar veriyorum. Herkes bir noktaya giderken, insanlar birbirine karışıyor, tek bir topluluk haline geliyorlar. Onlar yürüyorlar, ben takip ediyorum. Yürüyoruz bana saatler kadar uzun gelen bir süre boyunca. Bulutların arkasındaki güneş konum değiştirmediğinden, kesin bir yargıya varamıyorum geçen zaman konusunda. Ve bir anda herkes duruyor. Neden durduklarını anlamak için, önlere doğru ilerliyorum ve görüyorum ki hemen önümüzde kocaman bir uçurum var. Kimse hareket etmiyor, sadece uçurumun kenarında duruyorlar. Sanki sesler geliyor uçurumun dibinden. Konuşan insanlar, yankılar. Biriyle konuşmanın özleminde seslerin nereden geldiğini görmek için eğiliyorum, gözümün önünde geniş ve dipsiz bir kuyu gibi uzanan uçuruma. Bir şey göremiyorum, ama ben eğildikçe sesler yoğunlaşıyor. Bakıyorum diğer insanlar da duyuyor mu sesleri diye, ama herkes bir anıt kadar ifadesiz. Biraz daha eğiliyorum, sonra biraz daha. Düşme korkum yok, seslere ulaşma isteğim daha ağır basıyor ve düşüyorum uçurumdan aşağı.

Düştükçe karanlık çöküyor üstüme. Yankılanan sesler, kulaklarımı acıtıyor. Sırtımdaki kitaplar birer birer çantadan kurtuluyorlar ve kapakları açık bir şekilde benimle beraber düşmeye, düşmeye direnmek için kanatlarını germeye başlıyorlar. Onların da benim kadar çaresiz olduklarını görüyorum. Her birinin sayfalarından cümleler, kelimeler dökülmeye başlıyor. Kelimeler döküldükçe kitaplar hafifliyor, daha bir yavaş düşmeye başlıyorlar. Ben ise korkudan cümlelere tutunmaya çalışıyorum çaresiz. Onlarla beraber daha hızlı düşüyoruz, artık düşeceğim yer belirginleşiyor altımda: kelimelerle dolu bir düzlük. Tutunduğum cümleyle beraber sertçe çarpıyoruz kelimelere. Daha önce kelimelerin bu kadar canımı yakabileceğini hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Altımda kelimeler, üstlerinde ben, üstümüzde bir yığın daha kelime—okuduklarımdan bana kalan kelimeler.

Bu düşüşün beni öldürmediğine şaşırıyorum. Ağrılarım yavaş yavaş diniyor, ama bunca kelime arasında hareket etmek zor. Onları teker teker üstümden atmaktan başka çarem yok. Tekrar gün ışığına ulaşmak için onların arasından kurtulup yüzeye çıkmalıyım. Çabalıyorum, gücüm tükenene kadar uğraşıyorum. Bazılarından kurtulmak oldukça zor oluyor. Acemiliğim ve çaresizliğim içimi sıkıyor. Bu zamansız diyarda, başlama ve bitiş saatleri belirsiz işler yürütmek boş geliyor. Dinleniyorum, ama uyuyamıyorum. Sonra tekrardan çabalamaya başlıyorum.

Ve sonunda varıyorum yüzeye, bu kelimeler diyarının üstüne çıkıyorum. Yükten kurtulup hafiflemiş bedenim hala yürümeyi beceremiyor; sürünüyorum adeta, nereye gittiğimi bilmeden yine. Sesler daha canlı, dört bir yanımda konuşmalar. Yankılardan, seslenenlerin ne kadar yakınımda olduğunu kestiremiyorum. Ama bir ses öbeği çok yakın geliyor bana, çok da tanıdık. Adımla sesleniyor birisi bana, yakından. Tam arkamı dönecekken, yan taraftan bir el uzanıyor bana doğru. Bir yardım eli. Zorla o yöne çeviriyorum başımı ve onu görüyorum. Gülümsüyor bana, gözlerinin içi aydınlık. “Elimi tut,” diyor. Söylediğini yapıyorum ve dengesiz bir şekilde ayağa kalkabiliyorum. İçten bir teşekkür etmek istiyorum, ama sesim çıkmıyor. Utanıyorum. “Üzülme,” diyor. “Daha çok zamanımız var beraber yukarı tırmanana kadar. Şimdi tutun bana da yürümeye başlayalım, yolumuz uzun.” Yürümeye başlamadan önce, hafifçe kolunu sıkıp durduruyorum onu. Ağırlığımı onunla paylaşarak altımdaki kelimelere eğiliyorum ve bir nokta çekip alıyorum bu havuzdan. Yeniden dikeldiğimde gözlerimin içine bakıyor anlamlı. Huzur doluyorum. Bu sefer gözleri konuşuyor benimle: “Anlıyorum. Çok iyi anlıyorum seni, bundan önceki yaşamını sona erdirmek istediğini.”