Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



Apr
3rd
Sat
permalink

Kitap (bazlı bir yaşam) özeti

Okuma alışkanlığına nispeten geç yaşlarda sahip olabildim. Bir kere, ilk okul sonlarına doğru Thomas Brezina’nın Dört Kafadarlar Takımı’na sarmamla beraber, bu alışkanlığı kazanayazmıştım, ama ne yazık ki sonradan prestijli bir okula girebilmek için sınav odaklı bir yaşayış tarzına geçmemle beraber her şey yalan olmuştu. Çocukluğumun geçtiği Gaziantep’te ne yazık ki doğru düzgün bir kitapçı yoktu o zamanlar. Olanların da kırtasiye bozması olmasından dolayı, artık oralarda ne bulursam onlarla yetinmek zorundaydım. Bu yüzdendir ki, ben zamanında Dört Kafadarlar Takımı serisini 7 kitaptan oluşuyor sanıyordum. Hepsini peşi sıra okuduğumu ve bundan inanılmaz bir keyif aldığımı hatırlıyorum. Kitabın kırmızı-siyah çizgili kapağı bile gülümsetiyordu beni, o kadar etkilenmiştim yani. Sonrasında seride ilerleme şansım olmadığını bildiğimden, okumaktan da soğumuştum anlamsız bir şekilde. O günden bu yana, bana tek kar kalan şey herhalde bu kitap serisi yüzünden beslemeye başladığım Milkyway çikolatası sempatisidir.

Orta okulun son yılında Özel Okullar Sınavı için İstanbul’a, teyzemin yanına geldiğimde sınav öncesi moral için teyzem beni çeşitli yerlere götürmüştü. Bunlardan bir tanesi—ki zamanında en beğendiğim yerlerden biri olan—Dünya Gençlik Merkezi’ydi. Oradan bin bir türlü Looney Toones anahtarlığı topladıktan sonra, gözümü doyurmak için dükkan içinde gezerken kitap reyonunda daha önceden görmediğim bir Dört Kafadarlar Takımı kitabına gözüm takıldı. Gözlerime inanamıştım resmen. Kitabın üzerindeki “Serinin 23. Kitabı” yazısı resmen beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Hemen rafın devamındaki kitaplara göz attığımda, oradan serinin en fazla 15. kitabını alabileceğimi görmüştüm üzülerek. 7’den 15’e kadarki kısmını bulmanın da artık inanılmaz zor olduğunu öğrendikten sonra, boynum bükük bir şekilde kitapçıdan çıktığımı hatırlıyorum. Sonuçta bu küçük rastlantı, bana geçen seneleri ağzımın suyu aka aka okuyabileceğim 16 kitaplık bir seriden tamamen bihaber şekilde geçirdiğimi göstermişti. Üzülerek de olsa, o kitapların devamını araştırmaktan yorulup, Dört Kafadarlar Takımı’nı kendi zihnimde sadece 7 kitaplık bir seri olarak düşünmeye zorlamıştım.

Bu olayların üzerinden o kadar zaman geçti ki, artık yaşananlar bir hayal kırıklığı değil, düşünülüp geçilecek küçük bir anıya dönüştü bende. Geçenlerde, Ideefixe’de (evet, bu eski yazılışını daha çok seviyorum) dolanırken, serinin 60 kitaplık bir canavara dönüştüğünü gördüm, üzerinde o “60” yazan siyah-kırmızı çizgili kapak resmen tekrardan hüzünlendirdi beni. İleride bu yazdıklarımı tekrardan okurken, eğer göçebe olmayan bir yaşam sürüyor olursam, hemen gidip serinin tüm kitaplarını okumaya başlamaya karar verdim.

Neyse, lise dönemindeki okuduğum birkaç Stephen King romanını saymazsak, üniversite yıllarına kadar oldukça kitapsız bir yaşam sürdüğümü söyleyebiliriz, ama ne olduysa üniversiteye gelmemle oldu. Hızlı bir şekilde arkadaş çevresi yapamadığımdan, kendimi tekrar kitaplara vermeye başladım. O zamanki oda arkadaşımın da desteği ve önerileri ile okumaya başladığım kitaplar beni büyüttü, önceki cahilliğimden utandırdı. Üniversite hazırlık senesinden başlayarak, kitaplar gittikçe daha önemli bir yer kaplamaya başladı hayatımda. Hala deliler gibi kitap okuyan bir insan değilim, ama geçenlerde baktım da beni tatmin edecek kadar kitap okuyabilmişim şu 5+1 yıllık üniversite hayatımda.

Yavaştan da olsa kendime ait kişisel bir kütüphane oluşturmaya başladığımdan beri, ister istemez—ve belki biraz Tutanamayanlar’dan da özenerek—bir başka eve girince ilk görmek istediğim yer, o evin kütüphanesi olmaya başladı. Bir başkasıyla okunan ortak kitaplar, hadi onları geçtim orada bulunan ve daha önce adını hiç duymamış olduğum kitaplar benim için o kişiyle bir şeyler paylaşmak anlamına geliyor artık. Ne yazık ki herkes bu konuda benimle aynı fikirde değil. Evleri gezdikçe, yeni kitaplar gördükçe fark ettim ki aslında benim istediğim bir başkasının kütüphanesini tümden incelemek değil, o insanın önemli gördüğü kitapları öğrenmek; mümkünse öncesinde kitap, sonrasında fikir tartışmasında bulunmak. Okuduğum bir kitabın, bir başkası için tamamen farklı duyguları temsil etmesi ve benim bu duyguları öğrenme, dahası benim de beğenilerimi bir başkasına hediyelik kitaplarla anlatabilme şansımın olması şu hayatın bana sunduğu en güzel şey bence. Bu yüzden ki, hayatımda kitap hediye edebileceğim insanlar—özellikle de onlardan karşılık aldığımda—benim için ayrı bir özeller.

Yakın zamanda üç yıldır kaldığım evden çıkacak ve uzak diyarlara yol alacak olduğumdan, kişisel kütüphanemi bir şekilde dağıtmayı düşünüyorum. Bunu düşünürken de bendeki kitaplara tek tek göz atma şansım oldu. Bu son altı sene içinde verdiğim kitapları saymazsak, buyrun size son senelerdeki dertlerimin, sıkıntılarımın, yakınmalarımın ve de mutluluklarımın özeti:

Kütüphanemde her sabah beni selamlayan, ama çoğunlukla benim onları saygıyla selamladığım 134 kitap bulunuyor—size çok okumadığımı söylemiştim. Demek ki son zamanarda senede yaklaşık 22 kitap okumuşum. Bu kitaplar ortalama 276 sayfa uzunluğundalar; yani beni olgunlaştıran, zaman zaman hayrete düşüren, zaman zaman düşündüren, bazen de içime kapanmama sebep olan toplamda 37038 sayfayla aynı evde yaşıyorum. Bu kitaplardan bir 15 tanesini, inanılmaz kötü olduklarından dolayı, okuduğuma pişman olmuşluğum var. 5 tanesini yarıda bırakıp, baştan okudum. Hiçbirini ikinci defa okumaya şansım olmadı. 11 tanesi, 5 ayrı kişiden bana hediye olarak verildi. Yalnızca 4 tanesinin içinde bana ithaf edilmiş, hayatım boyunca unutamayacağım sözler var. Ne yazık ki, geriye kalan 123 tanesi ise benim kendime hediyem oldu.

Böyleyken böyle.