12th
bir aylığına bu rolü oynadım ben zamanında.
bir değişim programı dolayısı ile gittiğim yurt dışından yeni dönmüştüm; birkaç senelik sevgilimle ayrılma noktasındaydık, olası bir yenisi ise başıma fena şekilde bela olmuştu. annemlerle, çocukluğumun geçtiği tatil köyü tarzındaki yazlığımıza (arsuz’a) gitmeye karar vermiştik yazın. çocukluk arkadaşlarım da o sırada orada olmayacaklardı, ben fırsattan istifade kafamı dinlemek, biraz kendimce takılmak istiyordum. çantama bir dolu kitap doldurup, yazlığa gittim.
gece gezmeleri olmadığı için ve yalnız başıma takıldığım için istediğim saatte yatıp, istediğim saatte kalkabiliyordum—ki bu genelde sabah güneşin doğmasıyla uyanma, akşam da en geç 10-11 gibi yatmak demekti benim için. yaz güneşinin etkisi kendisini delice göstermeden, sabahın ilk ışıklarıyla koşmaya çıkıyordum, kulağımda en sevdiğim müziklerle. bacaklarım ağrıyana, nefesim kesilene kadar koşuyordum. sonrasında daha sıcaklık farklılıkların ortaya çıkardığı rüzgarlar kendini göstermeden, tabiri caizse kendimi çarşaf gibi bir denize atıp delicesine açılıyordum denizde. kollarım ağrıyana, derim buruşuna kadar yüzüyordum.
devamında eve gelip duş aldıktan sonra, koyu bir kahve hazırlayıp denize nazır balkona yerleşiyordum. evdekiler uyanana kadar bilgisayarımı açıp yetiştirmem gereken projem ile uğraşıyordum dinç kafa ile. bizimkiler kalkınca beraber kahvaltı yapıyorduk, sonra onlar kendi arkadaşlarına gidince de öğlen sıcağını evin en soğuk köşesinde gözlerim ağrıyana kadar kitap okumakla geçiriyordum. bu kadar yorgunluğun üzerine eskiden nefret ettiğim öğlen uykusu ile güzelce dinleniyordum. kalktığımda öğleden sonra olmuş oluyor, akşam yemeğine kadar kitap okumaya devam ediyordum. yemekte illa ki bir bira açıyor, kendimi ödüllendiriyordum.
sonrasında batan güneşi izlemek için müzik çalarımla iskeleye gidiyor, hava iyice kararıncaya kadar gözlerimi dinlendiriyordum güzel manzarada. eğer güneşin ardından ayın battığı o muhteşem zamanlardan biriyse, iskelenin üzerine yatıp göremediğim dalgaların seslerini dinliyordum, bir yandan da hayaller kurarak. sonra eve geri dönüp, insanlar akşam gezmeleri için süslü püslü bir şekilde evin önünden geçerken, ben yine balkona kurulup bilgisayarımın başına geçiyordum. yanıma da biraz çerez alıp geceye kadar içmeye devam ediyordum. zaten bir süre sonra da içkinin etkisiyle uykum geliyordu, sabaha kadar yatağa atıveriyordum kendimi.
arada geçen zamanlarda, uzun zamandır sohbet edemediğim amcamla konuşuyorduk hayat üzerine, annemle dertleşiyorduk derinlemesine, babaannemi ziyaret ediyordum sıkça, arada benden büyük insanların iş muhabbeti yaptığı içki sofrasına davet ediliyordum. annem utancından olsa gerek “bizim oğlan içmez aslında bu kadar da, öyle keyif yapıyor,” diyordu yoldan geçen komşulara. sabahları ben denizden çıkarken, yeni yeni denize giren site yaşlıları “genç,” diyorlardı bana, “yine erkencisin.” sokaktan geçenler büyük ihtimalle beni görüp, “aman entele bak,” diye dalga geçiyorlardı içlerinden. iskelede oturan beni gören insanların da, benim hakkımda çok iyi şeyler düşündüğünü sanmıyorum. millet ne derse desin, tüm bunları içten ve kendim için yaptığımdan umrumda değildi.
yalnızca bir ay kadar sürdüyse de, tamamen yapmacılıktan uzak güzel bir zamandı. bol bol düşünme ve tartma imkanı bulmuştum, hayatımda her şey yolunda gitmiyorduysa da, sıkıntıları bir yana bırakıp, mutlu olabiliyordum. bu tarz deneyimler gerçekten insanı mutlu kılıyor, olgunlaştırıyor inceden. dert ettiğin, tasalandığın şeylerin küçüklüğünü fark ediyorsun, düşünmek için fırsat bulduğun zamanın çokluğunun yanında.

