Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



Feb
16th
Tue
permalink

Seçebilmek ve Esaret

Saat 02:12’yi gösterirken, rutubetli ve karanlık bir mutfakta tepeden sarkan poker lambasının yalnızlığını sadece iki kişi bozuyordu. Çökmüş göz altları, kambur oturuşu, paçavradan giysileri ve dağınık yağlı saçlarıyla oldukça perişan görünen ilk adama bakan birisi onun hemen oracıkta düşüp bayılacağını sanabilirdi; zavallının tekiydi bu adam. Onun karşısında, tahta masanın diğer ucundaki sandalyede ise bu adamın neredeyse zıttı olarak görülebilecek kırmızı kıyafetli iri bir adam, tüm heybeti ve korkutuculuğuyla, sessizce zavallının dediklerini dinliyordu:

“Biliyor musun, anlıyor musun ne demek istediğimi? Bulmuştum onu, tüm hayatım boyunca aradığımı. Kısa bir süre içindi bu, ama her şeye bedeldi. Gözlerinin içine bakabildim onun, tüm dikkatimle dinledim dediklerini. Beraber olduğumuz her dakikada yılların özlemini çıkardım. İlk defa hüzünle değil, mutlulukla saydım bir insanla geçirdiğim her saniyeyi. Kısa zamanda her şeyi sunduk birbirimize, tüm perdeleri kaldırdık ve çırılçıplak buluverdik kendimizi birbirimizin önünde. Sonsuz özlemle birbirilerine kavuşan vücutlarımız bir bütünlüğü ilk andan mükemmelleştirmişti bile. Zaman yavaşlamıştı; ikimize ve geç kalmış birlikteliğimize anlam katan müzik ağırdan çalıyordu fonda. Bu dünyayı aşmanın hazzını ilk kez onunla yaşadım. Onunla beraberken sarmaş dolaş olan, vücutlarımız değildi kesinlikle. Biz aciz bedenlerimizle birbirimize sarılırken gerçekte olan şey ise tutkudan yanan ruhlarımızın birbirine olabildiğince sarılıp, göğe ve belki Tanrı denen o kavrama sarmal biçimindeki bir ok gibi tırmanmasıydı.”

Sonra sustu zavallı adam. Karşısındakinden bir iki söz işitmek ister gibiydi, ama bunun anlamsız bir beklenti olduğunu, cevapsız ve gergin geçen birkaç dakikanın hemen arkasından anlamıştı. Umursamadı, aksine derin bir nefes alıp devam etti:

“Ve ben ne yaptım biliyor musun? O güzel alemden, cennet benzeri gökten aşağı bakarken buldum kendimi. ‘Daha fazla tırmanabilmem için aşağıda bıraktığım ruh kırıntılarını toplamam gerekli,’ diyerek reddettim onu. Evet, bunlar çıkıverdi ağzımdan ve tüm büyü bir anda ortadan kayboluverdi. Kendimi, bencilliğimin ve öngörüsüzlüğümün getirdiği bir noktada, yani şu iğrenç masanın üstünde dolu bir şişe şarabı hayal ederken, yalnız bir şekilde buluverdim. İşte buradayım; sen de burdasın, dilediklerim ve sana sunduklarım için.”

“Evet,” diye onayladı karşısındaki kırmızılar giyen adam. Sıkıldığı her halinden belliydi. “Eğer bittiyse anlatacakların, işte istediğin bir şişe dolusu kırmızı şarap. Verdiğin karardan eminsen, alacağımı bir an önce alıp gideceğim buradan.”

“Aslında,” diye mırıldandı zavallı olan. “Şey… Yani evet, eminim kararımdan.”

“Peki o zaman, kısa zamanda tekrar görüşmek üzere,” dedi kırmızılar giyen adam ve hemen sonrasında zavallıyı, masanın üstündeki dolu şişeyle baş başa bırakarak masadan kalktı. Arkasına bakmadan oradan uzaklaşırken, içinden düşünüyordu kırmızılar giyen: “İnsanoğlu ne kadar iğrenç ve aptal. Ne yaptığının yanında, yaptıklarının sonuçlarının da hiç farkında değil. Garip… Milyonlarca insanla aynı şeyleri yaşamama rağmen, ruhlarını bu kadar kolay teslim etmelerine hala alışamadım. Ah, ya o değersiz aşk betimlerine ne demeli? Hep dayanılmaz şeyler zırvalıyorlar ve söylediklerinin hepsi palavra. Zavallıların kendilerini avutup durmaktan başka yaptıkları bir şey yok.”

Kendi kendine düşündüklerinin aksine, içinde kendisini bile zaman zaman aciz bırakan koca bir pişmanlık vardı ezelden: Tanrı’yla sevişmelerinin sonuncusunda, sadece ateşi elde etmek için birliktelikten vazgeçmesi, sonrasında ise bu kararından dolayı çektiği sürgün hayatıydı bu huzursuzluğunun sebebi. Fakat onun için bitmemişti her şey, en azından bitmemiş olduğuna inandırmaya çalışyordu kendi kendini, kırmızılar giyen adam. Ne de olsa insanların, istekleri doğrultusunda vazgeçtikleri ve onun sahibi olduğu her ruh, onun için yeni bir şanstı; her ele geçiriş, onu o eşşsiz birlikteliğe yavaş yavaş yaklaştırıyordu. Aslında ruhlara sahip olduktan sonra hissettiği kibirli tatminkanlığının yanılgısıyla, sonsuzluğa doğru yol aldığını sanıyordu kırmızılar giyen. Gerçekte kaybolmuşluğunu inkar eden zihninin kör ettiği gözlerinin esiriydi ve asla zamanla özgürleşen bir asi olamayacaktı.

Tüm bunlar dönüp dururken kafasında, gülümsemeye benzer sinsi bir ifade ile terk etti orayı kırmızılar giyen adam. Arkasında bıraktığı insan kırıntısı ise, o sırada ruhsuz ve boş gözlerle kan kırmızısı şarabını yudumlamaya devam ediyordu. Hayatında hiç bu kadar tatsız bir şarap içmediğini düşündü, sonra düşünmekten de alıkoydu kendini zavallılığın dibine vurmuş olan.

Dipnot: Bu öyküyü yaklaşık bir buçuk sene önce, Ekşi Öyküler 2 için yazmıştım; ama o proje askıya alınınca ben de artık burada yayınlamaya karar verdim. Bir de başlık bulamamıştım buna bir türlü, şimdiki Pınar’ın önerisi ile oldu.