Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



Feb
2nd
Tue
permalink

Yol

Dokuz gündür içerideyim. Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Açılmıyorlar. Kulaklarım duyuyor, ama sesler çok uzakta. Dokunabildiğim cisimler anlamsız, rahatsız edici bir şekilde etrafımı çevreliyorlar. Nefes aldığımı hissedemiyorum; damarlarımda gezen oksijen bir başkasına ait sanki. Karnım aç değil; bundan sonra hiç yemesem de sorun olmazmış gibi.

Bu durumdan bir an önce kurtulmam gerekli. Bunun için de harekete geçmeliyim, yoksa sonsuza kadar burada tıkılı kalacağım. Çaresiz bir durumda mıyım? Bilmiyorum. Çırpınmaya başlıyorum, çünkü elimden yalnızca bu geliyor. Her hareketimde, tüm kaslarım inanılmaz acı veriyorlar bana. Bilinçli bir şekilde acı çekmeye dayanamayacağımı anlayıp durmak istiyorum. Olmuyor, duramıyorum. Sanki olaylar benden bağımsız gerçekleşmeye başlamış gibi. Zincirleme tepkimeler. Ben başlattım, keşke hiç sızlanmasaydım.

Kapının altından sızan bir ışık hüzmesi dikkatimi çekiyor. Demek ki artık görebiliyorum. Işığın parlaklığı gittikçe artıyor. Meraklanıyorum. Çırpınmaya bir son vermeye çalışıyorum. Bu sefer başarıyorum. Yattığım yerden kalkıp, kapının arkasındakileri görmek istiyorum. Evet, bunu çok istiyorum. Ayaklarımı yokluyorum, hissediyorum onları; kullanabiliyorum. Ya kollarım? Onlar da aynı. Sendeleyerek ayağa kalkıyorum, hafif başım dönüyor. Kapının kolunu indirip etrafa göz atıyorum. Gözlerimi kamaştıran ışığın kaynağı koridorun diğer ucunda. Yürüyorum oraya kadar. Bir kapı daha. Açıyorum onu da. Annem orada. Televizyon karşısında uyuyakalmış. Uyandırmamak için kapıyı yavaşça çekip çıkıyorum. Koridorda gerisin geri yürürken, bu sefer odamı es geçiyorum. Evin girişine varıyorum, aynanın önünde arabanın anahtarları. Bir dakika düşünmeden anahtarları kapıyorum ve kendimi garajda buluyorum, arabayı çalıştırırken. Nereye gideceğimi bilmeden sürmeye başlıyorum arabayı. Ne kadar yol aldığımın farkında olabilmek için sıfırladığım kilometre sayacı 0’larla selamlıyor beni direksiyon arkasından, bense sadece gaza basıyorum. Neşelenmek için açtığım radyoda rastgele bir kanala geçiyorum: 42.0 MHz.

0000006‘yı gösteriyor sayaç. Radyoda Noyan & Noyan‘dan Yıldızların Altında çalıyor. Nerede olduğumu anlayabilmek için etrafıma göz atıyorum. Evler, binalar, insanlar… Hala şehirdeyim, ama evimden gittikçe uzaklaşıyorum. Her şey hala bir hayal gibi, koskocaman bir otomasyonun içinde küçücük ben. Elimden gelen bir şey yok, düşünmeye ise hiç gerek yok. Sadece geçmişe ait birkaç fotoğraf karesi var aklımda: yeni yollar, daha önce hiç görmediğim insanlar, az da olsa tanışıklık duygusu.

0000011‘i gösteriyor sayaç. Radyoda ABBA‘dan Mamma Mia çalıyor. Yollar gittikçe genişliyor, yollar genişledikçe ben daha çok gaza basıyorum. Hız ibresi tırmanıyor, fakat ben daha da hızlı ilerlemek istiyorum; çabucak uzaklaşmak, batan güneşin yönünde seyretmek. Gittiğim yollar beni nereye çıkaracak hala bilmiyorum, fakat yol çizgilerine sağdık kaldığım sürece bir yerlere varacağımı biliyorum. Gözlerimi bir an olsun çizgilerden ayırmıyorum, bu oyunu kurallarına uygun oynuyorum. Zaten bu boş yolda yapabileceğim başka bir şey yok.

0000015‘i gösteriyor sayaç. Radyoda No Doubt‘tan Don’t Speak çalıyor. Direksiyonu tutan çirkin ellerim, pedallara basan koca ayaklarım, emniyet kemerinin güvene aldığı şişman bedenim ve dikiz aynasından görünen asık suratım takılıyor aklıma. Yol kenarındaki benzinciye yanaşıp marketinden bir şişe bira alıyorum. İnanıyorum ki, tüm sıkıntılar silinip gidecek. Arabaya binip kapıyı çekiyorum ve biradan bir yudum alıyorum. Bu sefer emniyet kemerine ihtiyaç duymadığıma karar verip, yoluma devam ediyorum. Yollar biraz daralıyor gibi; sanırım şehirden uzaklaşıyorum. Bilmediğim bu yollarda daha yavaş gitmeye karar veriyorum.

0000017‘i gösteriyor sayaç. Radyoda Pentagram‘dan Bir çalıyor. Bu yollarda iyi bir sürücü olduğum sürece, güzel bir yerlere varacağımı düşlüyorum. Babamın beni önceden uyardığı tehlikelere karşı dikkatli olmaya çalışıyorum. Fakat şehrin dışına doğru gittikçe, bu yolların bana anlatıldığından farklı olduğu dikkatimi çekiyor. Umursamamaya çalışıyorum; sorgulamamaya da. Bana anlatılan masallara inanmayı tercih ediyorum: tüm o güzel yollar, misafirperver köyler, tertemiz nehirler… Yan koltukta sabitlediğim birayı içmeyi bir süreliğine erteliyorum. Hızımı daha da düşürüyorum. Gökyüzündeki renk değişimi, gün batımının gelişini haber veriyor.

0000019‘u gösteriyor sayaç. Radyoda System of a Down‘dan Question! çalıyor. Yolun nereye gittiğini düşünmeye başlıyorum. Altımdaki arabayla bu yolların dışına çıkamayacağımı, dolayısı ile yolların beni götürdüğü yere gitmek zorunda olduğumu düşünüyorum. Bu zorundalık düşüncesi keyfimi kaçırıyor, özgürlük kavramını sorgulatıyor bana. Karşı şeritten gelen arabaları değerlendiriyorum; onları takip etsem, benim terk ettiğim şehre gittiklerini görebileceğimi düşünüyorum. Yolun, onları zorla benim şehrime götürdüğünü fark ediyorum. Peki ben nereye gidiyorum? Gittiğim yere varmadıkça bilemeyeceğim. Başka bir yol izleme şansım var mı? Hayır. Nereye gideceğime benim yerime yolun karar verdiği hissine kapılıyorum. O zaman iyi bir sürücü olmaya gerek var mı? Hayır, her şekilde yolun beni götürdüğü yere varacağım. Canım sıkılıyor hafiften, gideceğim yere daha geç varmak için iyice yavaşlıyorum, zaten yollar da gittikçe kötüleşiyor.

0000021‘i gösteriyor sayaç. Radyoda the Cure‘dan Killing an Arab çalıyor. Yola ansızın atlayan kara kediyi görüp, ansızın frene asılıyorum. Şanslıyım. Lastiklerin çıkardığı iğrenç ses ve koku eşliğinde, kediye çarpmadan durabiliyorum. Kedi de bu yolun parçası mı? Hayır. Kediye çarpmamak için direksiyonu kırsam ve şaranpole yuvarlansam, bundan yol mu sorumlu olurdu? Hayır. Üzerinde gittiğim yolun her şey olmadığı kanısına varıyorum. Kediyi düşünüyorum, belirsizliği kabulleniyorum. Yolun neden bu kadar kötü olduğunu sorguluyorum, iyileştirmek için çözümler arıyorum. Birlik ve önceden belirlenmişlik kayboluveriyor bir anda. Artık bu yolun, beni nereye çıkaracağından emin olmadığımı fark ediyorum. Yine de ilerisini merak ediyorum, bu yüzden ilerlemeye devam ediyorum. Asfalt yollar, yerini itinasız bir şekilde dökülmüş çakıl taşlarına bırakıyor. Güneş kayboluyor ufukta sinsice. Bu güzel manzara karşısında, bira şişesini kafama dikiyorum. Sonra, yol kenarındaki tabelaya takılıyor gözüm. Üzerinde “Beniadem” yazıyor. Yazının üzeri kırmızı renkte çizilmiş.

0000023‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda Gary Jules‘dan Mad World çalıyor. Artık çizgilerle belirlenmiş bir yol yok önümde. Yol denilen şeyi ben tanımlıyorum, zihnimde var oluyor; çünkü ben oradayım. Taşlar, çalılar ve toprak. Sınırlar çiziyorum kafamda, arabanın tekerleğinin bir sonraki dönüşte nerede olacağına ben karar veriyorum. Direksiyonu istersem sağa, istersem sola kırabileceğimi görüyorum ve kendi yorumlarım çerçevesinde bunların arasında bir fark olmadığını görüyorum. Her şekilde, kendimi önümdeki karmaşanın içinde buluyorum: uzun farları açar açmaz, gri bir kar fırtınasının yaklaştığını görüyorum uzaklarda. Etraf zifiri karanlık. Fırtına düşüncesi tüylerimi ürpertiyor, korkuyorum. Arabayı durduruyorum ve torpido gözündeki sigara paketinden bir dal sigara çıkarıyorum. Kapıyı açıp keskin soğuğa çıkıyorum. Elimde bir sigara ve çakmak. Arabanın ön kaportasının üzerine yatıyorum ve yaklaşan fırtınaya karşı sigaramı yakıyorum.

0000024‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda I Monster‘dan Heaven çalıyor. Daha fazla ileri gidemeyeceğime karar verdiğimden, geri dönüş yolundayım. Bu sefer yolu çok iyi biliyorum, o yüzden son sürat gitmeye çabalıyorum önceden uzaklaşmaya çalıştığım şehre doğru. Bir başka tabela dikkatimi çekiyor bu defa. Üzerinde “Beniadem” yazıyor, “Rakım: 0” ve “Nüfus: 0”. Asfalt yollara, şehre ve insanların arasına dönerken düşünmeye bol bol zamanım oluyor. Düşünebildiğim için mutlu oluyorum.

Arabayı garaja park edip eve çıkıyorum. Anahtarları eski yerine bırakıyorum. Koridorun sonundaki ışık hala parlak. Bu sefer rahatça gidebiliyorum oraya; ne kaslarım ağrıyor, ne başım dönüyor. Kapıyı açıyorum, televizyon karşısında uyumaya devam eden annemi görüyorum. Yanına gidip, “Anne,” diyerek uyandırmaya çalışıyorum onu. “Gri bir kar fırtınası geliyor. Korkuyorum.” Hafifçe gözlerini açıyor annem. Uyku mahmuru, saçlarımı okşayıp uykuya dalıyor. Ben de yanına kıvrılıp yatıyorum. Güvende hissediyorum kendimi. Televizyonda ise Mavi Sakal‘dan İki Yol‘un klibi oynuyor.

Yol / Singularity