25th
Menü
Gaziantep’te eski bir kebapçı. Yukarı katta, ‘loca’ olarak tabir edilen (ama aslında oldukça vasat olan) kısımların birindeki masada bir aile: anne, baba, küçük kız kardeş, amca, babaanne ve genç çocuk. Amca tarafından yenge ve küçük kuzen yoklar o günkü yemekte. Hoş geldin faslından sonra günlük hayat sohbetleri masada süredursun, garson siparişleri aile büyüklerinden başlayarak almaya başlamıştı bile.
Babaanne özlediği torunun tam karşısında oturuyordu. Kebap olarak ne vereyim abla? Adananız iyi mi? İyi abla. E o zaman Adana yaptır bakalım. Babaanne siparişini verdikten sonra, çocuğu şöyle bir süzdü ve “Kurban olayım, yine kilo mu verdin sen yoksa İstanbul’da?” diye sordu sitemkar bir havayla. “Yok babaanneciğim vermedim bu sefer,” diye cevapladı çocuk. “Aynı kilodayım hala”. Gerçekten de gramı gramına aynı kilodaydı bir önceki gelişi ile kıyaslanlandığında. Masadaki kimse çoçuğa inanmadı tabii.
O sırada çocuk, o günkü sofrada bir oturuşta mideye indireceği, daha doğrusu indirmesi gerektiği birkaseçorbabirlahmacunbirporsiyonkebapüçdilimbaklavanın hayatına olan etkisini kestirmeye niyetlendi kafasından, ama beceremedi. Bunun yerine, üniversite yıllarına denk gelen son beş senede verdiği yirmi küsür kiloyu canladırmaya çalıştı zihninde. Normal bir kiloya gelene kadar verdiği her kiloda nasıl da kendisiyle barışıklığının arttığını düşündü. Fakat, aile fertleri geçen yıllardaki bu kilo verme durumundan hiç de memnun değillerdi; çocuğun yanaklarındaki rengin kaçtığını, onun kilo vererek sağlığını bozduğunu dile getiriyorlardı her fırsatta. Oysa ki, çocuğun yorgun yüzü ve donuk gözleri yalnızca uykusunu bir türlü düzene bindirememesindendi. Yatağa yatınca binlerce düşünce üşüşüyordu kafasına; yoruluyordu onları kafasından atmaya uğraşırken. O yüzden, uyumak için yatağa gitmeden önce ölesiye yorulmayı bekliyordu hep.
“O zaman uzun saç, kirli sakal seni biraz zayıf göstermiş,” diye bir başka yerden sıkıştırdı babaanne çocuğu. “Saçlarını kestirirsin artık burada, değil mi?” Size ne vereyim yenge? Kuşbaşınız yumuşak mı? Yumuşak yenge, çok taze. Tamamdır, bir kuşbaşı alayım ben. Sabah, çocuğuyla girdiği ve geçiştirilmiş tartışmada üste çıkma fırsatını yakalamış anne, hemen babaanneyi arkasına almanın rahatlığında konuşmaya katıldı: “Kestirsin saçını değil mi anne? Pazar günkü aile kahvaltısına kesin kestirecek zaten.” Oysa çoçuğun, saçlarını kestirmeye hiç niyeti yoktu, sakalını kesmeyi de üşendiğinden erlemişti birkaç gün.
“Oğlum, hadi üstün başın neyse de, bari saçlarını tarasaydın,” diye yemekten önce azarlamıştı çocuğu anne. Bu sırada çocuk, evin kapısının önünde ayakkabılarını giyiyordu. Şöyle bir baktı aynaya, ona göre saçları oldukça düzgündü. Sonra gözlerini kıstı azıcık ve ne sıklıkla saçlarını taradığını hatırlamaya çalıştı. Senede bir kere? Belki, o da zorla. Üstüne başına o kadar önem vermemesinin yanına, bir de anlamsız bir berbere gitme çekincesi eklenince, hayat böyle garipleşiyordu işte çocuk için. Dış görünüşü, içindekinin önemini öngörmek için kullanan insanlarla zaten ne işi olabilirdi ki onun?
Çocuk, sıkıştırıldığı köşeden kaçmak için amcasına dönüp konuyu değiştirmeye çalıştı: “Birkaç gündür bekarmışsınız amca, ne yapıyor yengemle kuzenim Antalya’larda?” Siz ne alırsınız abi? Tavuk pirzolan nasıl? Kemikli eti ızgara yapıyoruz abi, çok şahane oluyor. Madem öyle, bana ondan getir bakalım. “Türkiye çapında satranç turnuvasına katılmaya gitti,” dedi amca çocuğa, oğluyla gurur duyduğunu açıkça belli eden bir ses tonuyla konuşarak. “Satrançtı, gitar dersiydi, basketboldu, bilgisayardı derken çocuğun derse vakti kalmıyor inan…”
Arkasından, masadaki sohbetin odağı çocuğun üzerinden kaymış ve yine gündelik hayat mevzuları konuşulmaya başlamıştı. Gel gör ki çocuk, masadaki sohbetlere aktif dinleyici olarak katılmaya çalışmasına rağmen uzaklara dalmıştı bile. O sırada kafasını meşgul eden şey üç senedir evinde duran fantastik satranç setiydi; hediye edildiğinden beri yalnızca bir kere satranç oynayabilmişti bu güzel seti kullanarak. Hüzünlü bir şekilde tozlanıp duruyordu güzelim piyonlar evinin bir köşesinde. Bir de onların kader ortağı tavla vardı; televizyon sehpasının alt rafında, kafasındaki meşguliyetin tam göbeğinde. Tam bu durumun nedenleri ile ilgilenmeye koyulacaktı ki, kendisine soran gözlerle bakan altı çift göz, çocuğun silkinip gerçek dünyaya dönmesine yetti:
“Efendim, bir şey mi dediniz?”
“Genç, sen ne alırdın diye soruyordum,” diye üsteledi garson.
“Ee, şey, tavuk şişiniz nasıl?” diye sordu çocuk, utana sıkıla.
“Çok güzeldir, pişirirken kurutmayız hiç,” dedi garson.
“O zaman ben ondan alayım bir tane,” diyerek önüne, düşünceler alemine döndü çocuk.
