Biraz daha ben RSS


Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım.

Öykü
Fotoğraf
Müzik

Buraların
Yabancısıyım



Fotoğrafla, öyküyle veya benimle ilgili sormak istediğiniz bir şey mi var? O zaman sizi şöyle alalım.



Sep
1st
Wed
permalink

Bir Yansımasız’ın Günlüğünden

(PDF)

Geçen hafta başıma hiç beklemediğim bir şey geldi: öyle bir insan grubuyla karşılaştım ki, şu yaşıma kadar bildiğim ve inandığım neredeyse her şey bir anda yerle bir oluverdi. O zamandan bu yana öğrendiğim yeni şeyler sayesinde, bu tarz farklı bir günlük yazısı yazabiliyorum bu deftere; aslına bakarsanız zihnimde daha yeni yer etmeye başlayan tanımlar olmasa, başıma gelenleri, içinde bulunduğum durumu ve karmaşaları bu deftere nasıl yazabilirdim hiçbir fikrim yok. Ama artık öyle şeylerin farkındayım ki, bunları yazmazsam, gelecekte bir gün bu sayfaları okuyacakların olduğu umudunu içimde taşımazsam, sanırım ki delirebilirdim—daha doğrusu parçası olduğum toplum beni delirtebilirdi.

Parçası olduğum toplum… Sanırım her şeyi anlatmaya buradan başlamalıyım. Bizim bir adımız yok, ya da şöyle demeliyim belki de: bize ait olan çoğu şeyin adlandırılmasına gerek yok. Çünkü biz, bize ait olmayan topraklar ve bizden olmayan bir başka insan grubunun olmadığı gerçeğiyle yaşıyoruz. Dolayısı ile bizler yaşadığımız ülkeye “ülke”, kendimize ise “toplum” diyoruz. Bizler, hepimiz, alışıldık fiziksel insan farklılıklarının dışında birbirimizin aynısıyız; tüm ömürleri boyunca zihinleri sınırlandırılmış, ama bunun farkında olmayan ve bu kısıtlamalar içinde benzer yaşam çizgileri izleyen canlılarız biz.

Sanıyorum bizi biz yapan şey, bu topraklarda aynaların (ya da ayna işlevi görebilecek herhangi bir nesnenin) ve de dolayısı ile yansımaların olmaması. Bizim medeniyetimizde, yapımda kullanılan her cam, bir saç teli inceliğindedir ve bu yüzden üzerine gelen hiçbir ışığın kırılmasına imkan yoktur. Örneğin, burada bir vitrinin camına baktığımızda, vitrinin kendisinden başka bir şey göremeyiz. Bu kadar ince ve şeffaf olmalarına rağmen, camlarımız oldukça sağlamdırlar. Burada yaşayan herkesin camlar üstüne derin bir bilgisi vardır; her birimiz okul hayatımız boyunca camların her türlü özelliğini öğreniriz ve okul bitişinde pek çoğumuz cam fabrikalarında çalışır, zaten ince ve de dayanaklı olan camlarımızı, nasıl daha ince ve sağlam yapabileceğimiz üzerine kafa yorarız.

Bir kısmımız ise okul bitince boyalar üstüne çalışmaya başlar. Ülkemizde kullandığımız—içtiğimiz su, yıkandığımız göller ve yağan yağmur da dahil olmak üzere—her sıvı, aynen tüm eşyalarımız gibi, beyazdır. Bir su birikintisine baktığımızda, beyazlıktan başka bir şey göremez ve o beyazlığın bize çağrıştırdığı saflıktan başka bir şey canlandıramayız zihnimizde. Ve bu topraklar üstünde, beyaz olmayan her şey çirkin olarak algılanır insanlarımız tarafından. Doğa aşıkları değilizdir biz, ağaçlar parçalanıp beyaz ahşaptan yapılmış eşyalar haline gelene veya hayvan derileri beyaza boyanıp bir kıyafet olarak önümüze getirilene kadar anlamsızdırlar bizler için. Çoğumuz, beyaz boya üzerine fikir sahibi olmanın yanında, zaten yeterince beyaz olan eşyalarımızı daha beyaz ve kalıcı kılabilmek için çabalamayı kendine görev edinmiştir.

Okuduğumuz kitaplar, aslında bizden öncekilerin yazdığı günlüklerdir. Her birimiz, yaşadığımız hayatı—her ne kadar birbirinin tıpta tıp aynısı olsalar da—sayfalara dökeriz bıkmadan usanmadan. Çocuklarımız büyürlerken, büyük büyük dedelerinin, teyzelerinin günlüklerini okumaya başlarlar; yaşlandıklarında ise bizlerin, yani anne ve babalarınınkiler ile hayatlarına devam ederler. Okullarımızda bir konu üzerine üzerine uzmanlaşmış eski atalarımızın günlükleri okutulur. Günümüzün meslekleri üzerine bu şekilde bilgi sahibi oluruz. Ne yazık ki kurgu romanların, öykülerin ve de şiirlerin yeri yoktur kültürümüzde. Bunun en büyük sebebi, insanlarımızın gerçekte nasıllarsa öyle davranmalarıdır; bizim hayatımızda yalanlar bulunmaz. İnsanlarımızın her biri camlarımız kadar şeffaf, sularımız kadar saftır ve bunun sonucunda tüm hayatımız boyunca tuttuğumuz günlüklerimizin sayfaları—üzerinde yüzlerce kelime bulunsa da—koca bir boşluk kadar beyazdır.

İnsanlarımızın bu özellikleri nedeniyle, bu topraklarda arkadaş edinmek de oldukça kolaydır bizler için. Yeni tanıştığınız birisi bizi sevmiyorsa, bunu söylemekten kaçınmaz ve bunun karşısında da biz alınmayız; çünkü biz de hoşlanmadığımız şeyleri, yanımızda olmasını istemediğimiz insanları açıkça belirtme şansınsa sahibizdir. Arkadaşlıklarımız genellikle kısa sürelidir. Sabit fikirlerimizin yanında, günlük hayatta karşımıza ister istemez çıkan fikir ayrılıkları beraberinde dostluklarımızın bitişini getirir, ama bu bizler için asla büyük bir sorun değildir; eninde sonunda bu topraklar üzerinde, çeşitli konular üzerine anlaşabileceğiniz insanlar bulucağımızdan eminizdir hep. Arzularımız konusunda da yalanlara sığınmamamız, benzer şekilde cinsel ihtiyaçlarımızı karşılamak için kurduğumuz birlikteliklerin en az arkadaşlıklarımız kadar geçici olmasına sebep olur.

Bu geçiciliklerin ve kısa ilişkilerin tümü, ta ki ‘o’ kişiyi bulana kadardır aslında—daha doğrusu, bu toprakların insanları olarak tüm bu geçicilikleri, nihayetinde gerçek bir sürekliliğin arayışı olarak düşünürüz. Aynalarımız, dolayısı ile de yansımalarımız olmadığı için, bizler yalnız bireyler olduğumuz sürece kendimizi asla tam olarak tanıyamayız. Kendi yüzlerimizi bilmediğimizden, bir insana yaklaşırken, bu ilişkide kendimizin ağırlığını hesaba katmayız. Bizler, bir başka insanın hiçbir zaman bizden güzel veya çirkin olup olmadığını değerlendiremeyiz ve bu yüzden karşılıklı ilişkilerde aradığımız tek şey, karşımızdaki insanın düşünsel bağlamda bize ne kadar benzediğidir. Bazılarımız; kendilerine, toplumumuzdaki başka hiçbir kimsenin benzemediği kadar benzeyen o kişiyi bulduklarında aramalarını ve bunun beraberinde kısa süreli ilişkilerini sonlandırırlar. Bir cam kadar şeffaf olan bir insanın ruhunda kendi yansımamızı görmek, bizler için bu hayattaki en inanılmaz mucizedir ve bu mucizeye iki taraf da ortak olduğunda, bu eşsiz birliktelik kutsal bir evlilik ile ödüllendirilir. Bu topraklar üzerinde, işte bu denli kutsal bulduğumuz ve benzeri olmadığını düşündüğümüz o kişi için ‘ayna’ terimini kullanırız bizler ve tahmin edersiniz ki evliliklerimiz, karşı karşıya konulmuş iki aynanın yarattığı görüntü zinciri kadar sonsuz ve de uçsuz bucaksızdır.

Kısacası, mükemmel bir toplum içinde mükemmel sonsuzluğu arayan mükemmel bireyler yaşar bu mükemmel topraklar üzerinde. Kimse mutsuz değildir bu yalansız şeffaf toplulukta. Herkesin bir yaşama amacı, ileride erişeceğine söz verilmiş mükemmeliyet sözü vardır zihninde.

Kısa bir süre öncesine kadar, ben de bu mükemmeliyetin bir parçası olarak hayatımı sürdürüyordum herkes gibi mutlu bir şekilde. Bir zamanlar okuduğum okulda öğretmenliğimi yaparken, eskiden oturduğum sıralarda oturan ve beni can kulağıyla dinleyen öğrencilerime camlardan bahsediyordum tüm gün boyunca; onlara toplumumuzu ve ülkemizi anlatıyordum bıkmadan usanmadan. Eski günlük sayfalarından, ülkemiz içinde yaşayan toplumumuzun birliğini, mutluluğunu ve şefafflığını kanıtlayan yazılar okuyordum bazı derslerde. Onları, kendi arayışlarına hazırlarken, gözlerinin içindeki saf pırıltıdan mutlu oluyordum ben de. Okul saatleri dışında, geçici ilişkiler kuruyordum dışarıdaki insanlarla. Daha kendi aynamı bulamamış olsam da o zamanlar, adım adım mükemmeliyete yaklaştığımı görmek ve ‘o’ insanın toplumumuzun bir parçası olduğunu düşünmek, içimdeki yaşam ateşini yeterince alevlendiriyordu. Ve tabii ki, yaşadıklarımı—yani artık 32 yıla ulaşmış yaşam tecrübemi—ileride çocuklarıma okutmak için eksiksiz bir şekilde günlüğüme kaydediyordum.

Tam bir hafta öncesinde, hayatım işte böyle rutin ve de yolunda giderken, yeni bir geçici ilişki için daha önce karşılaşmadığım birisiyle yakınlaşmaya başladım. Onu ilk gördüğümde, her zaman yemeğimi yediğim kafeteryada yalnız oturuyordu. Etrafımdaki diğer insanlardan düşünceli görünmesi dikkatimi çekmişti ve o sırada aklından geçenleri merak ettiğimden onu, yemeğimizi beraber yemeye davet ettim. Yemek boyunca hayat üzerine konuştuk; camlardan, beyaz renkten ve de günlüklerden bahsettik birbirimize. Camlar konusunda benden oldukça fazla şey bildiğini fark ettim ve bu derin bilgisinden faydalanabilmek için elimden geleni yaptım. Üzerine çalıştığı yeni bir cam türünden bahsediyordu, bir tarafı beyaz olmayan fakat parlak bir renkte boyanmış ve diğer hiçbir şeye benzemeyen bir camdı bu bahsettiği. Bu camın güzelliğini anlatırken gözlerinin içi parlıyordu adeta. Ne demek istediğini elimden geldiğince anlamaya çalışsam da, arada kullandığı terimlerin pek çoğuna yabancı olduğumdan dolayı, bunda başarılı olamıyordum ve o bunu fark ettiğinde, neden bahsettiğini bana gösterebileceğini söyleyerek, beni aynı akşam kendi arkadaşlarıyla katılacağı bir toplantıya çağırdı.

Daha önce hiç bu kadar garip bir topluluk içinde bulunmadığımı söylemem gerek. İlk başlarda benim kuruntum olduğunu düşündüysem de, ilerleyen saatlerde bu insanların ülkemiz ve toplumumuz üzerine konuşmaktan dikkatle kaçındıklarını gördüm. Onlar daha çok geçmişte yaşadıkları anılardan veya bir tanıdıklarının başından geçenleri anlatmayı tercih ediyorlardı birbirlerine, ama anlattıkları şeyler öyle şaşırtıcıydı ki, resmen dinlerken ağzım açık kalıyordu. Ne şu ana karşılaştığım insanların başından böyle şeyler geçtiğini duymuştum, ne de şimdiye kadar okuduğum günlüklerde bu tarz sıradışı olaylardan bahsedildiğini okumuştum. Zaten söylenenlerin pek çoğunu da anlamadığımı itiraf etmem gerek sanırım. Kullandıkları kelimelerin çoğunu, bağlam içerisinde yerlerine oturtmakta güçlük çekiyordum; sanki şu yaşamımda öğrendiğim kelimelerin her birinin, benim bilmediğim birer ikinci anlamı vardı. Bu çift anlamlı olduğunu düşündüğüm kelimelerden özellikle ‘ayna’nın kullanımından çok rahatsızlık duymuştum. Açık bir şekilde aynadan bir eşya parçasıymış gibi bahsediyorlar ve ben böyle bir şeye nasıl cüret ettiklerine hayret ediyordum.

Hayretlerim ve şaşkınlığım, beni oraya getiren cam uzmanının beni kalabalığın arasından çekip çıkartmasıyla son buldu. Bana kafetaryada anlatmaya çalıştığı şeyi bizzat gösterebileceğini söylüyordu. Yeni bir teknikle yapılmış bir cam parçasını görmekten tabii ki mutluluk duyacağımı söyleyip, teklifini hiç düşünmeden kabul ettim. Sonrasında beni, bulunduğumuz evin içerisindeki bir odaya doğru yönlendirdi. Girdiğimiz odanın içerisinde, tam ortada duran ve üstü beyaz bir örtüyle kapatılmış bir eşya parçasından başka hiçbir şey yoktu. Bana göstermek istediği özel camın bu olup olmadığını anlamak için gözlerinin içine baktım ve o beni onaylar şekilde başını salladı. Örtüyü kaldırmak için iznini aldıktan sonra, örtüyü bir çırpıda bu cam parçasının üzerinden çekip aldım ve karşımda gördüğüm şey tam anlamıyla bir karmaşaydı: Yalanlar, kusurlar, tutunacak bir yanı kalmamış mükemmeliyet söylemi. Yeni bir dil, ikincil anlamlarla yüklü kelimeler, zihin karışıklıkları, baş ağrısı. Bembeyaz yüzüm, dağınık saçlarım, saçlarımın arasından yuvalarından fırlayacakmış gibi şaşkınlıkla bakan kahverengi gözlerim. Kısacası, ben. Bir aynanın karşısında gördüklerini anlamlandırmaya çalışan ben. Kutsallığı bir ruh parçası değil de, bir nesne sayesinde yaşayabileceği gerçeğini içine sindirmesi gereken ben. Kaybolmuş bir ben. Ve bütün bu düşünce selinin içinde, yeni anlamlar ararken kendinden geçen ben.

Gözlerimi tekrar açtığımda, yine her zamanki beyazlığın içinde olduğumu hatırlıyorum. Evimdeydim. Bu sefer karşımda kendimi görebileceğim bir ayna durmuyordu. Ama artık, bu doğruluk toplumu içinde yalanların bir parçası olarak yaşayacak olan kendimi gözlerimin önüne getirmek hiç de zor olmayacaktı. Bu düşünce yoğunluğunun altında boğulmamak için birkaç gün kadar okuldan izin rica ederek, evde tüm bu yaşadıklarımı tekrardan gözden geçirdim. Ve uzun bir değerlendirmenin ardından, aynaya bir daha göz atmak için cesaretimi toplayıp, o garip topluluğun buluştuğu evi ziyarete gittim. Kapıyı bana o açtı, yüzünde hoş bir gülümsemeyle. Aynaya tekrar bakmak istediğimi söyledim. Suratındaki gülüşü hiç bozmadan, beni içeri davet ettiğini anlatan bir şekilde hafifçe eğildi. Evin kapısından odaya nasıl gittiğimi ve örtüyü ikinci kez kaldırıp bir kenara atarken neler hissettiğimi hiç hatırlamasam da, aynanın içinde görünen kendimi çok net hatırlayabiliyorum: kendisini bir başkasında değil, kendi düşünceleri içinde arayacak olmanın rahatlığı gözlerinden okunan; sonsuzluğun değil, geçici arayışların hüküm süreceği gerçek bir hayatın parçası olan; ve artık kusurları, yani mükemmel olmayan şeyleri, insanlığın birer yansıması olarak görecek bir ben. Asıl ve de olması gereken bir ben…

İşte tüm farkındalıkların ertesinde, zihnimde taşıdığım bu gerçeklerin ağırlığından delirmemek için yazıyorum tüm bunları sizlere. Umarım bu satırları okuyup yalanlardan haberdar olabilen sınırlandırılmış zihinleriniz, biz insanlar olarak aramızdaki farklılıkları geçici yanlışlıklar olarak değil de, yeni düşüncelerin kaynağı olarak yorumlayabilecek olgunluğa erişebilir. Ve umarım ki, tamamen tersine dönmüş bir dünyanın içinde mükemmeliyetsizliği arayan ve önemseyen bir zihnin yakarışlarını temsil eden bu satırlar, bir gün mükemmeliyetin peşinde kaybolmuş tüm diğer ruh parçalarına ışık tutabilirler.