Biraz daha ben RSS

Macro-, micro-, photo-, vs-blog yetmedi, bir de buna başladım. Ara sıra acayip şeyler koyabilirim buraya.

Archive

Feb
9th
Tue
permalink
usta-çırak ilişkilerine, bu ilişkilere dayanan uğraşlara saygı duy.

usta-çırak ilişkilerine, bu ilişkilere dayanan uğraşlara saygı duy.

Feb
2nd
Tue
permalink

Yol

Dokuz gündür içerideyim. Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Açılmıyorlar. Kulaklarım duyuyor, ama sesler çok uzakta. Dokunabildiğim cisimler anlamsız, rahatsız edici bir şekilde etrafımı çevreliyorlar. Nefes aldığımı hissedemiyorum; damarlarımda gezen oksijen bir başkasına ait sanki. Karnım aç değil; bundan sonra hiç yemesem de sorun olmazmış gibi.

Bu durumdan bir an önce kurtulmam gerekli. Bunun için de harekete geçmeliyim, yoksa sonsuza kadar burada tıkılı kalacağım. Çaresiz bir durumda mıyım? Bilmiyorum. Çırpınmaya başlıyorum, çünkü elimden yalnızca bu geliyor. Her hareketimde, tüm kaslarım inanılmaz acı veriyorlar bana. Bilinçli bir şekilde acı çekmeye dayanamayacağımı anlayıp durmak istiyorum. Olmuyor, duramıyorum. Sanki olaylar benden bağımsız gerçekleşmeye başlamış gibi. Zincirleme tepkimeler. Ben başlattım, keşke hiç sızlanmasaydım.

Kapının altından sızan bir ışık hüzmesi dikkatimi çekiyor. Demek ki artık görebiliyorum. Işığın parlaklığı gittikçe artıyor. Meraklanıyorum. Çırpınmaya bir son vermeye çalışıyorum. Bu sefer başarıyorum. Yattığım yerden kalkıp, kapının arkasındakileri görmek istiyorum. Evet, bunu çok istiyorum. Ayaklarımı yokluyorum, hissediyorum onları; kullanabiliyorum. Ya kollarım? Onlar da aynı. Sendeleyerek ayağa kalkıyorum, hafif başım dönüyor. Kapının kolunu indirip etrafa göz atıyorum. Gözlerimi kamaştıran ışığın kaynağı koridorun diğer ucunda. Yürüyorum oraya kadar. Bir kapı daha. Açıyorum onu da. Annem orada. Televizyon karşısında uyuyakalmış. Uyandırmamak için kapıyı yavaşça çekip çıkıyorum. Koridorda gerisin geri yürürken, bu sefer odamı es geçiyorum. Evin girişine varıyorum, aynanın önünde arabanın anahtarları. Bir dakika düşünmeden anahtarları kapıyorum ve kendimi garajda buluyorum, arabayı çalıştırırken. Nereye gideceğimi bilmeden sürmeye başlıyorum arabayı. Ne kadar yol aldığımın farkında olabilmek için sıfırladığım kilometre sayacı 0’larla selamlıyor beni direksiyon arkasından, bense sadece gaza basıyorum. Neşelenmek için açtığım radyoda rastgele bir kanala geçiyorum: 42.0 MHz.

0000006‘yı gösteriyor sayaç. Radyoda Noyan & Noyan‘dan Yıldızların Altında çalıyor. Nerede olduğumu anlayabilmek için etrafıma göz atıyorum. Evler, binalar, insanlar… Hala şehirdeyim, ama evimden gittikçe uzaklaşıyorum. Her şey hala bir hayal gibi, koskocaman bir otomasyonun içinde küçücük ben. Elimden gelen bir şey yok, düşünmeye ise hiç gerek yok. Sadece geçmişe ait birkaç fotoğraf karesi var aklımda: yeni yollar, daha önce hiç görmediğim insanlar, az da olsa tanışıklık duygusu.

0000011‘i gösteriyor sayaç. Radyoda ABBA‘dan Mamma Mia çalıyor. Yollar gittikçe genişliyor, yollar genişledikçe ben daha çok gaza basıyorum. Hız ibresi tırmanıyor, fakat ben daha da hızlı ilerlemek istiyorum; çabucak uzaklaşmak, batan güneşin yönünde seyretmek. Gittiğim yollar beni nereye çıkaracak hala bilmiyorum, fakat yol çizgilerine sağdık kaldığım sürece bir yerlere varacağımı biliyorum. Gözlerimi bir an olsun çizgilerden ayırmıyorum, bu oyunu kurallarına uygun oynuyorum. Zaten bu boş yolda yapabileceğim başka bir şey yok.

0000015‘i gösteriyor sayaç. Radyoda No Doubt‘tan Don’t Speak çalıyor. Direksiyonu tutan çirkin ellerim, pedallara basan koca ayaklarım, emniyet kemerinin güvene aldığı şişman bedenim ve dikiz aynasından görünen asık suratım takılıyor aklıma. Yol kenarındaki benzinciye yanaşıp marketinden bir şişe bira alıyorum. İnanıyorum ki, tüm sıkıntılar silinip gidecek. Arabaya binip kapıyı çekiyorum ve biradan bir yudum alıyorum. Bu sefer emniyet kemerine ihtiyaç duymadığıma karar verip, yoluma devam ediyorum. Yollar biraz daralıyor gibi; sanırım şehirden uzaklaşıyorum. Bilmediğim bu yollarda daha yavaş gitmeye karar veriyorum.

0000017‘i gösteriyor sayaç. Radyoda Pentagram‘dan Bir çalıyor. Bu yollarda iyi bir sürücü olduğum sürece, güzel bir yerlere varacağımı düşlüyorum. Babamın beni önceden uyardığı tehlikelere karşı dikkatli olmaya çalışıyorum. Fakat şehrin dışına doğru gittikçe, bu yolların bana anlatıldığından farklı olduğu dikkatimi çekiyor. Umursamamaya çalışıyorum; sorgulamamaya da. Bana anlatılan masallara inanmayı tercih ediyorum: tüm o güzel yollar, misafirperver köyler, tertemiz nehirler… Yan koltukta sabitlediğim birayı içmeyi bir süreliğine erteliyorum. Hızımı daha da düşürüyorum. Gökyüzündeki renk değişimi, gün batımının gelişini haber veriyor.

0000019‘u gösteriyor sayaç. Radyoda System of a Down‘dan Question! çalıyor. Yolun nereye gittiğini düşünmeye başlıyorum. Altımdaki arabayla bu yolların dışına çıkamayacağımı, dolayısı ile yolların beni götürdüğü yere gitmek zorunda olduğumu düşünüyorum. Bu zorundalık düşüncesi keyfimi kaçırıyor, özgürlük kavramını sorgulatıyor bana. Karşı şeritten gelen arabaları değerlendiriyorum; onları takip etsem, benim terk ettiğim şehre gittiklerini görebileceğimi düşünüyorum. Yolun, onları zorla benim şehrime götürdüğünü fark ediyorum. Peki ben nereye gidiyorum? Gittiğim yere varmadıkça bilemeyeceğim. Başka bir yol izleme şansım var mı? Hayır. Nereye gideceğime benim yerime yolun karar verdiği hissine kapılıyorum. O zaman iyi bir sürücü olmaya gerek var mı? Hayır, her şekilde yolun beni götürdüğü yere varacağım. Canım sıkılıyor hafiften, gideceğim yere daha geç varmak için iyice yavaşlıyorum, zaten yollar da gittikçe kötüleşiyor.

0000021‘i gösteriyor sayaç. Radyoda the Cure‘dan Killing an Arab çalıyor. Yola ansızın atlayan kara kediyi görüp, ansızın frene asılıyorum. Şanslıyım. Lastiklerin çıkardığı iğrenç ses ve koku eşliğinde, kediye çarpmadan durabiliyorum. Kedi de bu yolun parçası mı? Hayır. Kediye çarpmamak için direksiyonu kırsam ve şaranpole yuvarlansam, bundan yol mu sorumlu olurdu? Hayır. Üzerinde gittiğim yolun her şey olmadığı kanısına varıyorum. Kediyi düşünüyorum, belirsizliği kabulleniyorum. Yolun neden bu kadar kötü olduğunu sorguluyorum, iyileştirmek için çözümler arıyorum. Birlik ve önceden belirlenmişlik kayboluveriyor bir anda. Artık bu yolun, beni nereye çıkaracağından emin olmadığımı fark ediyorum. Yine de ilerisini merak ediyorum, bu yüzden ilerlemeye devam ediyorum. Asfalt yollar, yerini itinasız bir şekilde dökülmüş çakıl taşlarına bırakıyor. Güneş kayboluyor ufukta sinsice. Bu güzel manzara karşısında, bira şişesini kafama dikiyorum. Sonra, yol kenarındaki tabelaya takılıyor gözüm. Üzerinde “Beniadem” yazıyor. Yazının üzeri kırmızı renkte çizilmiş.

0000023‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda Gary Jules‘dan Mad World çalıyor. Artık çizgilerle belirlenmiş bir yol yok önümde. Yol denilen şeyi ben tanımlıyorum, zihnimde var oluyor; çünkü ben oradayım. Taşlar, çalılar ve toprak. Sınırlar çiziyorum kafamda, arabanın tekerleğinin bir sonraki dönüşte nerede olacağına ben karar veriyorum. Direksiyonu istersem sağa, istersem sola kırabileceğimi görüyorum ve kendi yorumlarım çerçevesinde bunların arasında bir fark olmadığını görüyorum. Her şekilde, kendimi önümdeki karmaşanın içinde buluyorum: uzun farları açar açmaz, gri bir kar fırtınasının yaklaştığını görüyorum uzaklarda. Etraf zifiri karanlık. Fırtına düşüncesi tüylerimi ürpertiyor, korkuyorum. Arabayı durduruyorum ve torpido gözündeki sigara paketinden bir dal sigara çıkarıyorum. Kapıyı açıp keskin soğuğa çıkıyorum. Elimde bir sigara ve çakmak. Arabanın ön kaportasının üzerine yatıyorum ve yaklaşan fırtınaya karşı sigaramı yakıyorum.

0000024‘ü gösteriyor sayaç. Radyoda I Monster‘dan Heaven çalıyor. Daha fazla ileri gidemeyeceğime karar verdiğimden, geri dönüş yolundayım. Bu sefer yolu çok iyi biliyorum, o yüzden son sürat gitmeye çabalıyorum önceden uzaklaşmaya çalıştığım şehre doğru. Bir başka tabela dikkatimi çekiyor bu defa. Üzerinde “Beniadem” yazıyor, “Rakım: 0” ve “Nüfus: 0”. Asfalt yollara, şehre ve insanların arasına dönerken düşünmeye bol bol zamanım oluyor. Düşünebildiğim için mutlu oluyorum.

Arabayı garaja park edip eve çıkıyorum. Anahtarları eski yerine bırakıyorum. Koridorun sonundaki ışık hala parlak. Bu sefer rahatça gidebiliyorum oraya; ne kaslarım ağrıyor, ne başım dönüyor. Kapıyı açıyorum, televizyon karşısında uyumaya devam eden annemi görüyorum. Yanına gidip, “Anne,” diyerek uyandırmaya çalışıyorum onu. “Gri bir kar fırtınası geliyor. Korkuyorum.” Hafifçe gözlerini açıyor annem. Uyku mahmuru, saçlarımı okşayıp uykuya dalıyor. Ben de yanına kıvrılıp yatıyorum. Güvende hissediyorum kendimi. Televizyonda ise Mavi Sakal‘dan İki Yol‘un klibi oynuyor.

Yol / Singularity

Feb
1st
Mon
permalink
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Normal bir insan evladı sabah sabah kafasının içinde bu şarkı çalarken uyanır mı? Uyanabiliyormuş demek, hatta demegggoohhhhh…

Kendisi, Maximum the Hormone - What’s up, people?! oluyor bu arada.

Being Randomly Absurd

Jan
25th
Mon
permalink

Menü

Gaziantep’te eski bir kebapçı. Yukarı katta, ‘loca’ olarak tabir edilen (ama aslında oldukça vasat olan) kısımların birindeki masada bir aile: anne, baba, küçük kız kardeş, amca, babaanne ve genç çocuk. Amca tarafından yenge ve küçük kuzen yoklar o günkü yemekte. Hoş geldin faslından sonra günlük hayat sohbetleri masada süredursun, garson siparişleri aile büyüklerinden başlayarak almaya başlamıştı bile.

Babaanne özlediği torunun tam karşısında oturuyordu. Kebap olarak ne vereyim abla? Adananız iyi mi? İyi abla. E o zaman Adana yaptır bakalım. Babaanne siparişini verdikten sonra, çocuğu şöyle bir süzdü ve “Kurban olayım, yine kilo mu verdin sen yoksa İstanbul’da?” diye sordu sitemkar bir havayla. “Yok babaanneciğim vermedim bu sefer,” diye cevapladı çocuk. “Aynı kilodayım hala”. Gerçekten de gramı gramına aynı kilodaydı bir önceki gelişi ile kıyaslanlandığında. Masadaki kimse çoçuğa inanmadı tabii.

O sırada çocuk, o günkü sofrada bir oturuşta mideye indireceği, daha doğrusu indirmesi gerektiği birkaseçorbabirlahmacunbirporsiyonkebapüçdilimbaklavanın hayatına olan etkisini kestirmeye niyetlendi kafasından, ama beceremedi. Bunun yerine, üniversite yıllarına denk gelen son beş senede verdiği yirmi küsür kiloyu canladırmaya çalıştı zihninde. Normal bir kiloya gelene kadar verdiği her kiloda nasıl da kendisiyle barışıklığının arttığını düşündü. Fakat, aile fertleri geçen yıllardaki bu kilo verme durumundan hiç de memnun değillerdi; çocuğun yanaklarındaki rengin kaçtığını, onun kilo vererek sağlığını bozduğunu dile getiriyorlardı her fırsatta. Oysa ki, çocuğun yorgun yüzü ve donuk gözleri yalnızca uykusunu bir türlü düzene bindirememesindendi. Yatağa yatınca binlerce düşünce üşüşüyordu kafasına; yoruluyordu onları kafasından atmaya uğraşırken. O yüzden, uyumak için yatağa gitmeden önce ölesiye yorulmayı bekliyordu hep.

“O zaman uzun saç, kirli sakal seni biraz zayıf göstermiş,” diye bir başka yerden sıkıştırdı babaanne çocuğu. “Saçlarını kestirirsin artık burada, değil mi?” Size ne vereyim yenge? Kuşbaşınız yumuşak mı? Yumuşak yenge, çok taze. Tamamdır, bir kuşbaşı alayım ben. Sabah, çocuğuyla girdiği ve geçiştirilmiş tartışmada üste çıkma fırsatını yakalamış anne, hemen babaanneyi arkasına almanın rahatlığında konuşmaya katıldı: “Kestirsin saçını değil mi anne? Pazar günkü aile kahvaltısına kesin kestirecek zaten.” Oysa çoçuğun, saçlarını kestirmeye hiç niyeti yoktu, sakalını kesmeyi de üşendiğinden erlemişti birkaç gün.

“Oğlum, hadi üstün başın neyse de, bari saçlarını tarasaydın,” diye yemekten önce azarlamıştı çocuğu anne. Bu sırada çocuk, evin kapısının önünde ayakkabılarını giyiyordu. Şöyle bir baktı aynaya, ona göre saçları oldukça düzgündü. Sonra gözlerini kıstı azıcık ve ne sıklıkla saçlarını taradığını hatırlamaya çalıştı. Senede bir kere? Belki, o da zorla. Üstüne başına o kadar önem vermemesinin yanına, bir de anlamsız bir berbere gitme çekincesi eklenince, hayat böyle garipleşiyordu işte çocuk için. Dış görünüşü, içindekinin önemini öngörmek için kullanan insanlarla zaten ne işi olabilirdi ki onun?

Çocuk, sıkıştırıldığı köşeden kaçmak için amcasına dönüp konuyu değiştirmeye çalıştı: “Birkaç gündür bekarmışsınız amca, ne yapıyor yengemle kuzenim Antalya’larda?” Siz ne alırsınız abi? Tavuk pirzolan nasıl? Kemikli eti ızgara yapıyoruz abi, çok şahane oluyor. Madem öyle, bana ondan getir bakalım. “Türkiye çapında satranç turnuvasına katılmaya gitti,” dedi amca çocuğa, oğluyla gurur duyduğunu açıkça belli eden bir ses tonuyla konuşarak. “Satrançtı, gitar dersiydi, basketboldu, bilgisayardı derken çocuğun derse vakti kalmıyor inan…”

Arkasından, masadaki sohbetin odağı çocuğun üzerinden kaymış ve yine gündelik hayat mevzuları konuşulmaya başlamıştı. Gel gör ki çocuk, masadaki sohbetlere aktif dinleyici olarak katılmaya çalışmasına rağmen uzaklara dalmıştı bile. O sırada kafasını meşgul eden şey üç senedir evinde duran fantastik satranç setiydi; hediye edildiğinden beri yalnızca bir kere satranç oynayabilmişti bu güzel seti kullanarak. Hüzünlü bir şekilde tozlanıp duruyordu güzelim piyonlar evinin bir köşesinde. Bir de onların kader ortağı tavla vardı; televizyon sehpasının alt rafında, kafasındaki meşguliyetin tam göbeğinde. Tam bu durumun nedenleri ile ilgilenmeye koyulacaktı ki, kendisine soran gözlerle bakan altı çift göz, çocuğun silkinip gerçek dünyaya dönmesine yetti:

“Efendim, bir şey mi dediniz?”

“Genç, sen ne alırdın diye soruyordum,” diye üsteledi garson.

“Ee, şey, tavuk şişiniz nasıl?” diye sordu çocuk, utana sıkıla.

“Çok güzeldir, pişirirken kurutmayız hiç,” dedi garson.

“O zaman ben ondan alayım bir tane,” diyerek önüne, düşünceler alemine döndü çocuk.

Jan
18th
Mon
permalink

Buraların yabancısıyım (6): Son

Günler ve saatler birbirine karıştı. Merhaba. Buraya nasıl geldiğimi bilmeden, az önce kendimi bir deniz kenarında buldum. Nasılsın? Burada amaçsız bir şekilde boş boş dikilmek yerine,  kafamı kaldırıp gökyüzünü seyretmeye karar verdim. Seni tanıyor gibiyim bir yerlerden. Değişik şekillerdeki bulutların bir tarafı kızıla boyanmış, fakat şu an güneş doğuyor mu, batıyor mu kestiremiyorum; çok da umrumda değil. Ne düşünüyorsun? Bulutlardan bir tanesi, ellerini açmış ve yardım bekleyen bir insana benziyor. Galiba benzer şeyleri düşünüyoruz. Bulut ilerledikçe, kollarının arası gittikçe açılıyor, kollar daha çok silikleşiyor; sanki zaman geçtikçe beklediği yardımdan umudunu keser gibi. Garipsin doğrusu. Ucu sivri ve uzun bir mızrak kovalıyor onu arkadan, mızrağı kimin, ne amaçla fırlattığı belli değil. Ne kadar da içine kapanıksın. İlk başlarda sağlam gibi görünen mızrak, ortasından kırılır gibi sert rüzgara teslim oluyor; sanki bir şeyler, umutlu insanı korur gibi. Nereden biliyorsun tüm bunları? Kafamı hafifçe aşağı indiriyorum; dikkatimi sürüden ayrılmış bir martı çekiyor. Romantiksin de. Ağzında yakaladığı bir balık, hafifçe denizin üzerine konuyor. Seni sevdiğimi biliyor muydun? Hava soğuk ve martı denizin üzerinde kendinden emin; bense titriyorum. Güzel bir şeyler anlatsana bana. Çocukken bisikletten düşüşlerim geliyor aklıma, sert ve acıtan düşüşlerim. Ama neden gözlerimin içine bakmıyorsun? Düşerken havada süzüldüğüm, o özgürlük dolu nefessiz saniyeler birer birer canlanıyor gözlerimin önünde; artık gözlerim kapalı. Çok ilgisizsin. Kendi yarattığım karanlıkta, görüntüler bana ait; nasıl istersem öyleler. Gittikçe uzaklaştırıyorsun beni. Gri gündüz hayallerimden silkinip, dalgaları ve getirdiklerini izlemek için yeniden açıyorum gözlerimi; gözlerim kupkuru. Anlayamıyorum seni. Dalgalar güçsüz, yalnızca kum tanecikleri taşıyabilmişler; küçük taşları bile yerinden oynatacak takatleri yok. Açık konuş benimle. Belki daha büyük bir gemi geçer, belki daha büyük dalgalar yaratır, belki o dalgalar daha büyük tanecikler getirir diye bekliyorum; aslında ben dalgalardan yanayım. Güçsüz müsün bu kadar? Eskiden benden yana olanlar ise, şimdi bana sırtları dönük uzaklaşıyorlar; anlamlı gelmiyor. Neler söylüyorsun böyle? Olan biteni yumuşatmak için içtiğim şarap, ağzımda bıraktığı buruk tatla rahatsız ediyor beni; rahatsız oldukça unutuyorum tüm zorlamaları. İnanamıyorum sana! Ciğerlerimdeki havayı boşaltıp, rahatlamak istiyorum; üzerimdeki kazak daraltıyor ruhumu. Sen de diğerlerinden farksızmışsın. Ürperişime aldırmadan, çıkartıp atıyorum kazağımı bir kenara; sanki tüm dertlerimden bir çırpıda kurtuluyormuş gibi kandırıyorum kendimi. Kendini beğenmiş bencilin tekisin. Kulaklarım çınlamaya başlıyor rahatsız edici bir şekilde; çınlama güzel bir melodiye dönüşsün diye yalvarıyorum boşluğa. Beni çok kırdın. Kafatasımın içi zonklamaya başlıyor; şiddetli ve alışıldık baş ağrılarının habercisi bu. Görmek istemiyorum bir daha seni. Elimi şakaklarıma götürürken, birden dibimde duran şekilsiz ve renksiz varlığı farkediyorum; şu bahsettikleri ünlü insan sağduyusunun ta kendisi. Yalnızlığa mahkumsun sen. Belli belirsiz yüz hatları ürkütücü; sanki bana dönmüş bir şeyler söylemeye çalışıyor. Mahkumsun, anlıyor musun beni?Affedersin,” diye özür dilemeye çalışıyorum “buraların yabancısıyım da.Elveda. Hemen sonrasında uzaklaşıyor benden; bir başka anlamsız yanılsama daha.

Ne yapacağımı bilemediğimden, kendimi gerçekliğe teslim etmeye karar veriyorum. Denizin suları bir saniyeliğine acıtıyor canımı, sanki bundan sonra önemi varmış gibi.

Buraların yabancısıyım (1): He-ce-le-me
Buraların yabancısıyım (2): Kızlar
Buraların yabancısıyım (3): Nefes
Buraların yabancısıyım (4): 2^100
Buraların yabancısıyım (5): Alt-üst
Buraların yabancısıyım (6): Son

Jan
15th
Fri
permalink

Buraların yabancısıyım (5): Alt-üst

Ortaokul yılları bir acayipti. Çok kitap okumazdım; zamanımı ise daha çok ders çalışarak ve bilgisayar oyunları oynayarak geçirirdim. Yazlıktaki arkadaşlarımsa benim yaptıklarıma neredeyse hiç ilgi duymaz, onun yerine bütün günlerini karşı cins ve ilişkiler üzerine konuşmakla geçirirlerdi. İşte tam bu zamanlarda, yazlığın kafeteryasında öğlenin bunaltıcı sıcağından kaçmak için gölge bir masa bulmuş, kutu içeceklerimizi yudumluyorduk yine. Bu rutin günün rutin sohbetlerinden dolayı rutin bunaltımı yaşadığımı fark ettiğimde, kalkıp kafeteryanın içerisindeki atarilerden birinin başına geçtim. Niyetim, yazlığa yeni gelmiş Marvel vs Capcom 2 oyununda, öğrendiğim çiftli-süper tekniğini doyasıya kullanmak ve daha önce yazlıkta kimsenin bitirmediği bir karakterle bu oyunu tek jetonla bitirmekti. Yaklaşık yarım saatlik bir kol sallama ve düğme kombinasyonlarını kullanma sonunda, yeni bir karakterin hayat hikayesine dair üç-beş cümle okuyabilmek ve ismimin ilk üç harfini gurur tablosuna yazdırabilmek yeterince tatmin edici geliyordu bana. Masadan kalkmamdan ve kafeteryanın delikanlı işletmecisi Nuri Abi’den jetonumu alıp oyuna başlamamdan yaklaşık yirmi dakika sonrasında, yazlık arkadaşlarım kendi aralarındaki sohbetlerinden bıkmış ve biraz bana sataşıp eğlence yaratmak için atarinin başında dikilmeye karar vermişlerdi; bense o sırada tüm dikkatimi oyuna verdiğimden, yarı hipnotize durumda onların dediklerini ve benle ettikleri alayları duymuyordum bile. Tabii bu durum onlara göre hiç de eğlenceli değildi, o yüzden beni sinirlendirmek için bir adım daha öteye gidip, arada tuşlara da basmaya başladılar. Bu davranışlarından oyunum az çok sekteye uğruyorduysa da, elimden geldiğince sinirlenmemeye çalışıyordum; zira biraz daha fazla gayret göstererek sonraki rakiplere geçmek, hala o kadar zor değildi. Bir beş dakikalık uğraş sonunda, ellerine bir şey geçmediğini gördüklerinden olsa gerek, aralarından biri—ki çokça sevdiğim bir arkadaşımdı kendisi—bir sonraki adım olarak atarinin fişini çekmek gibi bir cinlik yaptı. Kararan ekranın ne anlama geldiğini çözmem ve hırslı bir şekilde yığrattığım tuşlara daha fazla basmamın bir yararı olmadığını anlamam, herhalde 3-4 saniyemi almıştır; sonrasında kafamı ekrandan uzaklaştırdığımda gördüğüm manzarayı da daha dün gibi hatırlarım: elinde elektrik kablosunu sallayan ve yüzüne rahatsız edici bir gülümseme yerleştirmiş o sevgili arkadaşımın bana bakışı. O anda mantıksal çıkarımlar yapmaktan vazgeçmiş beynim tüm sinirini boşaltmaya karar vermişti ve benim gibi sakin bir insandan hiç beklenmeyen bir şekilde arkadaşımın karnına tüm gücümle bir yumruk indirip, onun ağrıdan iki büklüm yere yıkılmasını hiç umursamadan kafeteryadan çıkıp eve gitmiştim. Bir süre kimseyle muhatap olmamak için evin kapılarını kilitleyip yukarı kata çıktım ve kendimi yatağın üzerine atarak son birkaç dakika içinde gelişen olaylar zinciri üzerine düşünmeye başladım. Aşağı yukarı onbeş dakika sonrasında, arkadaşlarım bir özür için evimize gelmeye karar vermiş, kapıların kilitli olduğunu gördükten ve benim evin içinde olduğumdan emin olduktan sonra, pencerelerdeki sinekliklerden bir tanesini yerinden söküp oradan içeri girmiş ve hep beraber yukarı kata benim yanıma çıkmışlardı bile. Bir şekilde konuşup anlaştık ve yeniden kafeteryaya dönüp rutinlerimize hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Kırgınlıklar da geçip gitti.

—o—

Üniversite yılları bir acayipti. Derslere pek girmezdim; zamanımı ise daha çok ders kitaplarını okuyarak ve bilgisayar başında yeni şeyler öğrenmeye çalışarak geçirirdim. Okuldaki arkadaşlarım ise benim yaptıklarıma neredeyse hiç ilgi duymaz, onun yerine bütün günlerini çeşitli dedikodularla ve aldıkları/alacakları ders notları üzerine konuşmakla geçirirlerdi. İşte tam bu zamanlarda okulun kafeteryasında derslerin bunaltıcı yoğunluğundan kaçmak için büyük bir masa bulmuş, öğlen yemeği niyetine geçecek küçük sandviçlerimizi yiyorduk yine. Bu rutin günün rutin sohbetlerinden dolayı rutin bunaltımı yaşadığımı fark ettiğimde, kalkıp rahat bir şekilde kitap okuyabileceğim bir yerlere gittim. Niyetim, okulun kitapevine yeni gelmiş bilim kitaplarından bir tanesini gönlümce okumak ve daha önce çevremdekilerin tartışmak istemediği konular üzerine kafa yormaktı. Yaklaşık birkaç saatlik okuma ve düşünme sonunda, bilim felsefesi üzerine yeni görüşleri öğrenmek ve bilimin nasıl icra edilmesi gerektiğini tartışabilmek, yeterince tatmin edici geliyordu bana. Bu konuda söz sahibi insanların çeşitli kitaplarını okumamın ve çevremdeki diğer insanları bilgilendirmeye çalışmak için attığım yaklaşık yirmi e-postanın sonrasında, arkadaşlarım derslerden bıkmış ve biraz zaman harcamak için yazdığım şeyleri yarım yamalak okuyup fikir yürütmeye karar vermişlerdi; bense o sırada tüm dikkatimi düşünmeye verdiğimden, yarı hipnotize durumda onların dediklerini ve yanlış düşüncelerini umursamıyordum bile. Tabii bu durum onlara göre hiç de çıkar sağlayıcı değildi, o yüzden kendi çıkarlarını arttırmak için bir adım öteye gidip, arada yaptıklarımı anlamsız bulduklarından bahsetmeye başladılar. Bu davranışlarından benim düşüncelerim az çok sekteye uğruyorduysa da, elimden geldiğince sinirlenmemeye çalışıyordum; zira biraz daha fazla gayret göstererek sonraki amaçlarıma ulaşmak, hala o kadar zor değildi. Bir beş aylık bilinçsiz uğraş sonunda, yaptığım eleştirilerin kendilerine de dokunduğunu gördüklerinden olsa gerek, aralarından biri—ki garezim olmayan bir arkadaştı kendisi—bir sonraki adım olarak beni ve yaptığım bilimi eleştiren birkaç e-posta atmak gibi bir cinlik yaptı. E-postalarında yazdıklarının ne anlama geldiğini çözmem ve hırslı bir şekilde yazdığım yazıların hiçbir yararı olmadığını anlamam, herhalde 3-4 saniyemi almıştır; sonrasında ortak aldığımız bir dersin arkasından gördüğüm manzarayı da daha dün gibi hatırlarım: yüzüne küskün bir ifade yerleştirmiş o sevgili arkadaşımın benden özür dilememi bekleyen bakışı. O anda mantıksal çıkarımlar yapmaktan vazgeçmiş beynim tüm sinirini boşaltmaya karar vermişti ve benim gibi sakin bir insandan hiç beklenmeyen bir şekilde arkadaşımın karşısında sinirli ve yüksek sesle söylediklerinin anlamsızlığını vurgulayıp, onun söylediklerimden ne kadar kırıldığını hiç umursamadan dersten çıkıp eve gitmiştim. Bir süre kimseyle muhatap olmamak için kendi içime kapanıp, bilinçüstüme sığındım ve kendimi yatağın üzerine atarak son birkaç yılda gelişen olaylar zinciri üzerine düşünmeye başladım. Aşağı yukarı birkaç yıl sonrasında, (geçen seferkinden farklı olarak) kimse özür dilemek için yanıma gelmeye karar vermiş, kendi içime kapanık olduğumu görüp alternatif yollardan fikirlerimi öğrenmeye çalışmış ve düşünceler aleminde yanıma çıkmış değildi. Dolayısı ile kimseyle bir şekilde konuşup anlaşamadık, ama buna rağmen okula dönüp rutinlerimize hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Kırgınlıklar da hiç geçip gitmemiş oldu.

Buraların yabancısıyım (1): He-ce-le-me
Buraların yabancısıyım (2): Kızlar
Buraların yabancısıyım (3): Nefes
Buraların yabancısıyım (4): 2^100
Buraların yabancısıyım (5): Alt-üst
Buraların yabancısıyım (6): Son

Jan
13th
Wed
permalink
Jan
6th
Wed
permalink

Buraların yabancısıyım (4): 2^100

2001 yılıydı galiba. Gece geç saatlere kadar bilgisayar başında oturup, sabahında uykusuz gözlerle televizyon karşısına geçmiş, yaklaşık bir senedir her cumartesi, sektirmeden heyecanla izlediğim favori programımı izliyordum: TRT Internet TV. O haftaki konu, ileride 64 bitlik işlemcilerin bize neler sağlayacağıydı.

— Evet, sayın seyirciler. 64 bitlik işlemciler artık çok yakında piyasada olacaklar. Şu an kullandığımız 32 bitlik işlemcileri düşünürsek, basit bir hesaplamayla, yeni işlemciler sayesinde bilgisayarlarımızın hızının tam tamına iki katına çıkacağını söyleyebiliriz!

O anda yanlış bir şeyler olduğunu fark ettim; elime kumandayı aldım, televizyonu kapattım ve sonraki cumartesilerimi televizyon yerine, bilgisayar başında geçirmeye başladım.

—o—

Fifa’99 ile başlayan ilk bilgisayar maceramın öncesinde, internet denilen şeyin dönen bir dünya resmi ve onun üzerinde tıklanabilecek noktalar olduğunu hayal ederdim. Daha sonra yavaş yavaş gerçeklerle karşılaştım ve sırf orada burada okuduklarımdan özendiğim kadarıyla programlama olayına merak sarmaya başladım. Bu işe başlarken ne gibi bir şeyle karşılaşacağımdan da hiç haberim yoktu; tek bildiğim şey, bu konuda okumak için bana Türkçe bir kitap gerektiğiydi, çünkü o zamanlar ne yeterince İngilizcem vardı, ne de etrafımda beni bu konuda eğitebilecek bir insan.

Araştırdım soruşturdum, Kaan Aslan’ın “A’dan Z’ye C Kılavuzu” kitabına karar kıldım, kıldım ama şehr-i Gaziantep’in zaten sayılı miktardaki kitapçılarının hiçbirinde kitabın kendisini bulamadım. Önceden bir kız tavlama nesnesi olarak kullanılmak üzere, ailemden gizli bir şekilde gönderdiğim bir kutu baklavanının hatrına sığınarak İzmir’de üniversite okuyan kuzenimden rica ettim kitabı, zaten o da bayram tatili için ailesinin yanına geliyordu bir haftaya kadar. O zamanlar bana çok havalı gelen turuncu/sarı kapaklı bu kitabın elime geçişini hala çok iyi hatırlıyorum: tatil gezisine çıkmak için eşyaların yerleştirildiği arabamızın ön koltuğunda oturuyordum. Kuzenim de beni yukarıdan görüp aşağı inmiş ve yüzündeki “ne bu kitap şimdi?” ifadesiyle arabanın penceresinden kitabı elime tutuşturmuştu.

Bu anı takip eden 3-4 saatlik yolculuk ve 2-3 günlük tatil boyunca kafamı kitaptan kaldıramadığımı hatırlıyorum. İlk 200 küsür sayfasını bitirdiğimde, kafamda pek çok ampül yanmıştı, fakat yanlarında binlerce soru işareti de gezinmiyor değildi. Hantal masaüstü bilgisayarımı, tatilden tatile götüremeyeceğim için büyük bir aptallıkla, fakat hevesle programlama konseptine uygulamasız ve saf teorik bir giriş yapmış olmuştum, ama bundan hiç pişmanlık duymadım; sonuçta, artık bilgisayarın programlanabilir bir araç olduğunu öğrenmiş şanslı bir gençtim.

Aşağı yukarı aynı zamanlarda, boş geçen bir lise dersi esnasında yapacak daha iyi bir işim olmadığı için 2’nin (özel bir anlamı olmasa da) yüzüncü üssünü kağıt ve kalem eşliğinde hesaplamaya niyetlenmiştim. 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256, 512… Alt alta yazdığım çarpım sonuçları gittikçe uzarlarken, ben artık otomatikleşmiş 2 ile çarpma işlevini büyük bir dikkatle yerine getiriyordum. Herhalde yarım saat sonrasıydı, hesaplamalar bitmiş, ben elimde yırtık ve tek satırlık uzun bir sayının yazdığı  kağıt parçasıyla arkadaşlarımdan övgü bekler şekilde sıra sıra dolaşıyordum.

Bahsettğim arkadaşlarımdan farklı bir şeyler yapmayı seven bu bünyem yüzünden, lise zamanlarımı kara tahtaya “hepiniz ölün” gibi depresif şeyler yazmaktansa, kıyıda köşede yeni öğrendiği kod parçalarını yazmayı tercih eden garip bir yaşama formu olarak geçirdim. Yine bu kodlardan bir tanesini gururla tahtanın köşesine yazarken, yakın arkadaşlarımdan bir tanesi sordu: “Saçma kodlar yazmaya devam ha, bu seferki ne yapıyor?” “2’nin yüzüncü üssünü hesaplıyor,” dedim heyecanla. Bilgisayardan az çok benim kadar anlayan arkadaşım, şöyle bir süzdü tahtada yazanları ve: “Çalışmaz ki bu,” dedi. Sırf bu işin olabileceğini göstermek için eve gider gitmez, tahtaya yazdığım kodun aynısını derledim, çalıştırdım, ama ekrana çıkardığı sayı abuk subuk bir şeydi. Bu büyük hayal kırıklığından sonra, bu işi biraz araştırmaya karar verdim ve 32 bitlik işlemcim dolayısı ile tamsayıların sınırlarını zorladığımı öğrendim. Sayı türünü değiştirince, sorun da çözüldü ve bilgisayarımın ekranında gösterilen sayı—her ne kadar kağıt kalemle hesapladığımdan farklı da olsa—beni çok ama çok mutlu etti. Ardı ardına yaptığım birkaç denemeden sonra, elimdeki imkanlarla nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağını öğrendiğime ikna oldum ve oldukça memnun bir şekilde bilgisayar başından kalktım.

Şimdi bakıyorum da, o anlamsız 3-5 satırlık programı yazarkenki nedenler hala çalışma azmimi körüklüyor, hala bana bir şeyleri yapmak için cesaret sağlıyor. Bu nedenlerin eksik olduğu zamanlarda ise aptal aptal yatıp tavanı izlemekten güzeli yok benim için.

—o—

1267650600228229401496703205376. Çok güzel, öyle değil mi?

Buraların yabancısıyım (1): He-ce-le-me
Buraların yabancısıyım (2): Kızlar
Buraların yabancısıyım (3): Nefes
Buraların yabancısıyım (4): 2^100
Buraların yabancısıyım (5): Alt-üst
Buraların yabancısıyım (6): Son

Jan
2nd
Sat
permalink
permalink
mutsuzluklar üzerine yüzlerce satır yazabilirken, mutluluk üzerine ancak bir cümle yazabilmeme şaşıyorum bazen.

mutsuzluklar üzerine yüzlerce satır yazabilirken, mutluluk üzerine ancak bir cümle yazabilmeme şaşıyorum bazen.